9 bin 500 yıl önce yakılan bir kadın ve bıraktığı sorular
Doğan Barış ABBASOĞLU yazdı —
- Bundan 9 bin 500 yıl önce Malawi’de bir avcı toplayıcı kabile, ölülerin gömüldüğü bir alanda bir kadını yaktı. Bilim insanları şimdi bu ritüelin nedenlerini araştırıyor.
Ölü yakma ritüeli, insanlık tarihinin en eski ve en yaygın cenaze pratiklerinden biri olarak, farklı coğrafyalarda ve kültürlerde bağımsız biçimde ortaya çıktı. Afrika kıtasında bundan 9 bin 500 yıl önce bir avcı toplayıcı topluluğun gerçekleştirdiği tespit edilen ölü yakma ritüeli bugüne kadar doğru olarak kabul ettiğimiz bilgileri yeniden sorgulamamıza neden oluyor.
Arkeolojik bulgular, kontrollü ateşin insan yaşamına girmesiyle birlikte ölümle ilişkilendirilen ilk sembolik davranışların da ateş etrafında şekillendiğini gösteriyor. Yakma uygulaması, yalnızca bedeni ortadan kaldırmaya yönelik pratik bir yöntem değil; ölüm, ruh, arınma ve yeniden doğuş gibi kavramlarla iç içe geçmiş çok katmanlı bir kültürel pratiktik olarak değerlendirilir. Bu nedenle kremasyon, erken dönem insan topluluklarında biyolojik ölümden ziyade toplumsal ve kozmolojik bir geçişi temsil etmiştir.
Avrupa’da ölü yakma uygulamalarına Neolitik Dönem’den itibaren rastlanırken, özellikle Tunç Çağı’nda Orta ve Kuzey Avrupa’da yaygınlaştığı bilinmektedir. “Urnfield kültürü” olarak adlandırılan topluluklarda, yakılan ölülerin küllerinin seramik kaplar içinde gömülmesi, ölüm ritüellerinin sistematik ve kolektif bir anlam kazandığını göstermektedir. Aynı dönemde Güney Asya’da Vedik gelenekler, ateşi tanrısal bir aracı olarak konumlandırmış; ölü yakma, ruhun bedenden ayrılarak kozmik düzene katılmasının bir yolu olarak kabul edilmiştir. Hindistan’da kremasyonun sürekliliği, bu ritüelin yalnızca tarihsel değil, yaşayan bir kültürel pratik olduğunu da ortaya koyar.
Avcı toplayıcılarda ortaya çıkan ölü yakma ritüeli
Antik Akdeniz dünyasında ölü yakma, özellikle Yunan ve Roma toplumlarında seçkin sınıflarla özdeşleşmiştir. Homeros destanlarında betimlenen cenaze törenleri, yakma ritüelinin onur, kahramanlık ve toplumsal statüyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Roma İmparatorluğu’nda ise kremasyon uzun süre baskın uygulama olmuş, ancak Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte gömü ritüelleri yeniden ön plana çıkmıştır. Bu dönüşüm, ölü yakmanın yalnızca teknik bir tercih değil, inanç sistemleriyle doğrudan bağlantılı bir pratik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Afrika kıtasında ölü yakma uygulamalarına dair kanıtlar uzun süre sınırlı kalmış, bu durum Afrika avcı-toplayıcı topluluklarının cenaze pratiklerinin “basit” olduğu yönündeki yanlış varsayımları beslemiştir. Ancak Malawi’de yaklaşık 9.500 yıl öncesine tarihlenen kremasyon bulgusu, bu algıyı kökten değiştirmiştir. Bu keşif, Afrika’daki erken toplumların da karmaşık ritüel sistemlerine, güçlü sembolik düşünceye ve kolektif hafızaya sahip olduğunu gösteriyor.
Malawi’deki bulgular bir ritüeli işaret ediyor
Kuzey Malawi’de Mount Hora’nın eteklerinde yer alan Hora 1 mağarasında bulunan yanmış insan kemikleri ve odun-kül tortuları, Afrika’da şimdiye dek belgelenmiş en eski ölü yakma alanı olarak tespit edildi. Science Advances’ta yayımlanan araştırmanın sonuçlarına göre burada yaklaşık 9 bin 500 yıl önce yaşamış bir kadının avcı-toplayıcı bir topluluk tarafından yakıldı. Yakma işleminin yüksek emek, yakıt ve dikkatle yürütüldüğü; ayrıca kafatası/diş parçalarının yokluğu ve kemikler üzerindeki kesik izleri gibi verilerin, ritüelin yalnızca bedeni yakmadan ibaret olmayan karmaşık bir uygulamaya işaret ettiği de düşünülüyor.
Bu keşif, Afrika avcı-toplayıcılarının büyük ölçüde “görünmez” kalmış cenaze pratiklerine dair yeni sorular doğuruyor.
Hora 1 1950’lerde ilk kazıldığında avcı-toplayıcı bir gömüt alanı olduğuna dair bulgular elde edilmişti. Ancak 2016’da başlayıp 2016–2019 arasında yoğunlaşan daha yeni araştırmalar, burada insanların yaklaşık 21 bin yıl önce yaşamaya başladığını ve 8 bin ila 16 bin yıl öncesine tarihlenen dönemlerde ölülerini buraya gömdüklerini göstermiştir. Tam da bu uzun gömü pratiği geleneğinin içinde tekil bir istisna olarak beliren kremasyon, keşfi hem arkeolojik hem de antropolojik açıdan olağanüstü kılıyor.
Nasıl keşfedildi?
Bölgede çalışmalar yürüten ekip, Hora 1’de kaya sığınağının altında, büyük bir kül yığını tespit etti. Bu kül yığını içinde, yanma örüntüleri gösteren iki kümeye ayrılmış insan kemik parçaları bulundu. Kemiklerin çoğu kol ve bacak kemiklerine aitti; parçalar yanma ve yüksek ısıda kireçleşme izleri taşıyordu.
Çalışmada, kemiklerin ve yakma alanındaki tortulların analizine dayanarak, avcı-toplayıcıların yaklaşık 9 bin 500 yıl önce bir kadının bedenini burada yaktığı sonucuna varıldı. Bu tarihleme, Afrika’da şimdiye dek bilinen en eski kremasyon örneği olarak değerlendirildi; zira daha önce Afrika’daki kremasyon bulguları çoğunlukla 3 bin 500 yıl öncesine veya daha geç dönemlere tarihlenen Neolitik çoban toplulukları ya da nüfus yoğunluğu daha yüksek, üretici yerleşik toplumlarla ilişkilendirilmekteydi.
Hora 1’de bulunan yakma kanıtı şu anda türünün tek örneği ve yakma olayının bilinçli bir şekilde yapıldığına yönelik bulgular da içeriyor. Fakat Makalenin en çarpıcı yanlarından biri, kremasyonun “rastlantısal bir yakma” olmadığını gösteren çok katmanlı kanıtlar. Bölgede bulunan odun tortullarının ayrıntılı analizi, ateşin 500 derecenin üzerinde sıcaklıklara ulaştığını gösteriyor. Ayrıca kül yığınının büyüklüğü, ateşin yalnızca kısa süreli bir yanma olmadığını, birkaç saatten birkaç güne uzanan bir süre boyunca yanmış olabileceğini düşündürüyor. Bu kadar uzun süreli bir yanma, kendiliğinden “yanıp sönerek” değil, aktif biçimde beslenip harlanarak mümkün.
Ritüel toplumun belleğinde yer etmiş
Yakıtın nasıl sağlandığına ilişkin veriler de önemli. Odun üzerinde mantar ve termit izlerinin bulunması, yaklaşık yaklaşık 30 kilo kuru ölü odunun bir araya getirildiğini ve bunun ciddi bir toplama emeği gerektirdiğini gösteriyor. Çalışmanın başyazarı, Oklahoma Üniversitesi’nden antropolog Jessica Cerezo-Román, kremasyonun hem antik hem modern avcı-toplayıcılar arasında nadir olmasının nedenlerinden birinin tam da bu olduğunu vurgular: Bedenin parçalanmış ve kalsine olmuş kemik ile küle dönüşmesi için “muazzam” emek, zaman ve yakıt gerekir. Bu vurgu, kremasyonun yalnızca teknik bir tercih değil, yüksek maliyetli bir ritüel seçimi olduğunu ortaya koyar.
Yakma alanında yontma taş uçlar bulundu. Bu taş uçlar, yakma sürecine “cenaze nesnesi” olarak eklenmiş olabileceklerini gösteriyor, yani nesneler yalnızca günlük kullanım artığı değil, ritüel bağlamın parçası olabilir. Bu tür eklemeler, kremasyonun bir “olay” olarak sahnelendiğini, belli anlamlandırma çerçeveleriyle yürütüldüğünü ve muhtemelen topluluk belleğinde yer ettiğini ima ediyor.
Makaledeki en tartışmalı ama aynı zamanda en açıklayıcı bulgulardan biri, kemiklerde görülen kesik izleri. Yale Üniversitesi’nden antropolog Jessica Thompson bu izlerin, kremasyon sürecini yardımcı olmak amacıyla kişinin etinin kemikten ayrıldığını gösterdiğini ifade ediyor. Ekip, bunun yamyamlıkla ilişkili olmadığını özellikle vurguluyor. Çünkü kesik izlerinin düzeni, sahadaki hayvan kemiklerinde görülen “parçalama/et çıkarma” örüntülerinden farklı. Ayrıca kesik izlerinin kremasyon sırasında çoğu kez kaybolduğu ya da belirsizleştiği bilindiği için, böyle izlerin korunmuş olması arkeolojik açıdan büyük bir bulgu.
Daha da dikkat çekici olan ise, yakma alanında dişlere veya kafatası kemiklerine ait parçaların bulunmaması. Araştırmaılar kremasyonlarda kafatası ve diş parçalarının çoğu zaman korunduğunu, bu nedenle başın yakma öncesinde çıkarılmış olabileceğini düşündüklerini belirtiyor.
Araştırmanın merkezindeki temel soru neden yalnızca bu kadın yakıldığıdır. Aynı sahada diğer bireylerin tam gömülerine dair kanıtlar var dolayısıyla kremasyonun zorunluluktan çok seçilmiş bir uygulama olması olası.
Makale, kremasyonun yalnızca tekil bir defin olayı değil, muhtemelen uzun süre hatırlanan bir “ritüel hadise” olabileceğini düşündüren ek veriler sunuyor. Kül yığınının altındaki katmanlarda, kremasyondan 700 yıl önce aynı noktada büyük ateşler yakıldığına dair kanıtlar bulundu. Daha da ilginci, kremasyondan 500 yıl sonra da bu yığının üstünde yeniden büyük ateşler yakıldığı tespit edildi; ancak bu daha geç ateşlerde kremasyon kalıntısı bulunmadı.
Kültürel çeşitlilik düşünülenden fazla
Araştırmacılara göre bu ateşler, tipik kamp ateşlerinin boyutlarını aşacak kadar büyüktür; sanki insanlar, topluluk hafızası içinde hala canlı olan bir olayı yeniden sahnelemiş, ritüeli yeniden canlandırmıştır.
Bu belirleme, avcı-toplayıcıların “büyük yerleşimler” bırakmaması nedeniyle kültürel çeşitliliğin arkeolojik kayıtta çoğu kez silik kaldığı gerçeğiyle de birleşiyor. Eski Afrika avcı-toplayıcılarının tarihsel olarak hepsi aynıymış gibi ele alınsa da inanç sistemleri ve yaşam tarzları bakımından, başka herhangi bir insan grubu kadar kültürel çeşitliliğe sahip olabilecekleri artık genel olarak kabul edilen bir gerçek.
