Bir yol öğrenme hikayesi

Forum Haberleri —

Gerilla

Gerilla

  • O’na dair birkaç cümle kurmanın cesaretini ilk kez gösteriyorum. Bu bir cesaret etme halidir, çünkü yaşanmış olanı anlatmak; öğrenmeyi, anlamayı ve içselleştirmeyi gerektirirdi. 

HÊVÎ AMED

Bazı ruhlar, zamana sığmaz; arayışları mekanlara değil, kalbin görünmeyen katmanlarına doğru yol alır. Bu arayış, bir kaybın değil, hiç dokunulmamış bir varlığın peşine düşmektir. Geriye kalan ise hatırlanamayan bir ses, bütünleşme arzusuyla dolu bir sarılma, hafif bir tebessüm hali, derin ve asi bir sessizliktir.

Her şey bir ilkbahar şafağında, rüyaların güzelliğinde başladı. Yıldızların ışıklarını sırtına alıp giderken, yerini güneşin sıcağına bırakmasıyla… Gece son kez olduğunu bilmeden koynunda uyuduğum tanrıça, sabahın ilk ışıklarıyla yola koyulmuştu. Bu yolun bilincinde olmadan her yerde aramaya başlamıştım; bildiğim, bilmediğim her mekana, her zamana çocuk aklımla bakma cesareti göstermiş, yorulmak bilmeden arayışa koyulmuştum. “O’nu bulacağım ve ‘bak seni buldum, beni bir daha bırakma’ diyeceğim” düşüncesini, biraz çocukça bir öfkeyle içimde tekrar edip duruyordum. Her attığım adım, bedenimi yoruyor ama hedefimi büyütüyordu. Çocuk cesaretim buna yetmişti ama çocuk aklım, “yıldız tanrıçalar”a böyle bir cümle kurulamayacağını henüz bilmiyordu…

Yıllar geçti. Hala bir gün O’na “bak seni buldum” demek istemenin çelişkisiyle yaşıyorum. Oysa tanrıçaların bir mekanı, bir zamanı olmazmış. Onlar, “Her an her yerdeyiz, hiçbir yerdeyiz” tanımlamasının ötesine geçmiş, bunu yaşamın kendisi haline getirmişti. Yine de “olsun” diyorum. Bir gün bunu başaracağım. O’nunla buluşmanın imkanlarını yaratacağım. Birlikte yaşamanın, çok sevdiği Kürdistan dağlarında doğayla bütünleşmiş çiçeklerin kokusunda sarılmanın, yağmurla sulanmış toprağımızda aynı ayak izinde yürümenin hayalini kurmaya ısrarla devam ediyorum.

Çocuk aklım, “ev” diye öğretilen dört duvarın çok ötesinde bir dünya olduğunu; asıl evin, kanla ve emekle, eşitliğin ve özgürlüğün harcıyla kurulan bir yaşam olduğunu, tüm zorlukları içinde taşıyan ama bir o kadar da erdemi öğreten o hayatın, dağlarla bütünleşenlerin ruhlarında gizli olduğunu bilmiyordu.  O’nun da oraya ait olduğunu anlamlandıramıyordu. Belki de bu yüzden yıllar boyu “O nerede, neden eve gelmiyor?” diye sordum. Üstelik açıkça soramıyordum. Birini yalnız yakaladığım an, sanki büyük bir günah işliyormuş gibi, kelimelerimi seçmeden ama sesimi herkese duyuruyormuş gibi tedirgin, fısıltıyla soruyordum. Aldığım cevaplar hep “İşi var, yakında gelecek” şeklindeydi. “Yakında” kelimesinin, aslında bitmeyen bir bekleyiş, sonsuz bir zaman olduğunu daha çocuk yaşta böyle öğrenmiştim. 

Benim payıma düşen böyle bir öğrenmeydi

Yanımızda fiziken olmaması bile hala bir şeyler öğretmeye devam ediyordu. Bu sonsuz öğretme hali, yıldız tanrıçaların kutsallığını, bilgelik ve direnişle yoğrulmuş varlığını, içimde giderek daha da derinleştiriyordu. Zaman ve mekanı aşan bir öğretinin yaratıcısı/kurucusu, bu bilgeliğini fedailerine emanet etmişti. Şimdi o fedailer, ardıllarına bunu sadece sözle değil, hayatlarını ortaya koyarak aktarıyordu. Benim payıma düşen de böyle bir öğrenmeydi: susarak, bakarak, sezerek. Bu yaşamın içine doğmak, onunla büyümek, onunla yürümek…

Yolu tanımadan, bilmeden yürümek yönümü kaybettiriyordu bazen ama o yoldan her saptığımda koruyucumun sessiz bir fısıltısıyla irkildiğimi ve yoluma döndüğümü anımsıyorum. Peki, yol nedir? Yol nasıl bir şeydir? Kimdir? Biz kimiz bu yolda? Ne çok sormaya başlamıştım bu soruları. Yürüdükçe öğreniyordum, tüm inananlar gibi düştüğüm yerden inatla kalkmanın ve zafere yürüme arzusunun öğrencisi olmanın güzelliğini… Düşmekten korkmamayı öğreniyordum; umutlu yaşamanın bir hak değil, bir direniş biçimi olduğunu… Evet, tüm inananlar gibi ben de bunu istedim. Tüm ayrılıkların karşısına sessiz değil, isyanımla dikildim. O’nunla buluşmanın yegane çözümünü, yolun yolcusu olmakta arıyordum.

Yıllar geçtikçe “O nerede, ne zaman gelecek?” sorularını sormayı bıraktım. Artık içimde büyüyen, ait olduğu mekanları öğrenme arzusuydu. Bu arzu, içimde bir ateş gibi yanıyordu. Öğrendikçe O’nu daha çok anlıyor, anlamaya çalıştıkça içimde yaşamsallaştırıyordum. En azından bunu istiyor, bunun için çabalıyordum; bu istek, beni harekete geçiriyordu. Her söz, her itiraz, bastırılmış yaşamların ağırlığına layık olma çabasıydı. Düşmana atılan her taş ve slogan, kanla yazılmış yaşamlara layık olmanın çabasıydı. Damarlarımda akan kan kadar O’na yakın olduğumu hissediyor ama bunu tarif edemiyor ve kimseyle paylaşamıyordum. İlk defa şimdi O’na dair birkaç cümle kurmanın cesaretini gösteriyorum. Evet, bu bir cesaret etme halidir, çünkü tanrıçalar diyarında yaşanmış olanı anlatmak; öğrenmeyi, anlamayı ve içselleştirmeyi gerektirirdi. 

Neden bu kadar zahmetli bir yol?

Ne istediler? Neyi amaçladılar? Neyi yaratmak ve yaşatmak istediler? Belki de bizlere bu soruları miras bırakmak istediler. Sormayı, sorgulamayı, aramayı, aradığına anlam biçebilmeyi, amaçsız ve anlamsız yaşanamayacağının mirası… Yaşamlarıyla gizli ama tüm insanlığa açık bir hazine bıraktılar. Tek istedikleri, Önderliğin önlerine koyduğu “Xwebûn” olmak, kendini bulmak ve anlama ulaşmaktı. Herkesin eşit olduğu, barış içinde yaşadığı, doğa ile insanın bir bütün sayıldığı bir zamanı mümkün kılmak. Bu zamanın ruhunu, bedenlerinde bir nefes gibi saklamak ve bir gün özgür bırakmak. Bu düşünceyle güzeli yaratmanın ve yaşatmanın mücadelesini hayatlarının anlamı kıldılar. Kimi yıllarını verdi, kimi aylarını, kimi haftalarını… Kimi ise özgür mekanlara adım bastıktan birkaç saat sonra ama her biri, zamanı aşan bir iz bıraktı.

Bir saniyenin bile inanmış bir halk için sonsuz bir özgürlük mücadelesine dönüşebileceğini kim bilebilirdi? Onlar biliyordu ve yürüyordu. Yürüdükçe özgürlüğü kucaklıyor, bir nefes gibi avuçlarında taşıyorlardı. Korkuyla değil, bilinçle yüzleşiyor; ölüm olgusunu aşıyor, her birimizin zihninde, doğanın her nefesinde yeniden can buluyorlardı. Yaşam ve ölümü bütünleştirmiş, bu hakikati kavramış ve yoldaşlığın derin bağlarına sarılmışlardı. Bu sarılmayla büyüyen anlamlandırma, giderek güçleniyordu. PKK’lileştikçe çok daha güzelleşiyor, özgürleşiyorlardı.

Arınmak, direnmek ve hayatı yeniden kurmak

İşte tüm bunların ışığında, yolcunun amacını daha iyi anlıyoruz. Her yolcunun amacı hakikate ulaşmaktır. Bu yol, ezberleri ve engelleri aşmayı; dayatılanı değil, özgür iradeyi temel alır. En büyük saldırılar karşısında arınmayı, direnmeyi ve hayatı yeniden kurmayı öğretir. Bu sonsuz yürüyüş, bugün izlerinden giden herkese meşale tutuyor, pusula oluyor. Pusulalarımıza ve ışığımıza olan inancımızla bu yolu daha çok kutsuyoruz. Her adımda yeniden buluşuyorduk her biriyle. Vedalar, bir sabahın ilk ışığında ve seher yıldızının sessiz yolculuğunda anlamını yitiriyordu. Veda değildi, tanrıçaların “dönüşü meçhul” sevinçli ayrılıkları...

Bir annenin şu sözleriyle tamamlıyorum: "Nerede, nasıl, ne durumda olursan ol, asla şehidi unutma; onu unutmadan, onunla birlikte yaşa."

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.