Türk etnik ve mezhepçi siyasetinin çıkmazı
Şemsettin ÖZER yazdı —
- Mezhepçi kimlik siyaseti, demokrasi karşıtı bir biçimde dar ulusçuluktan faşizmi üretir. Türkiye’de faşizmin her zaman güncellenerek ömrünü uzatabilmesinin temel nedeni de budur.
- Türk devletinin Rojava’nın statüsünü bozma ve alanı selefi gruplara teslim etme isteğini, yalnızca “Kürt karşıtlığı” üzerinden okumak meseleyi daraltır ve asıl hakikati ıskalar.
ŞEMSETTİN ÖZER
Etnik kimlikçilik ya da mezhepçilik üzerine kurulan siyaset, iflas etti, çürüdü ve modası geçti. Bu tür siyasetler, Paulo Freire’nin “boğulan bilinç” kavramının işaret ettiği riski her zaman içinde taşır. Bireyin ve toplumun kendi gerçekliğini eleştirel biçimde değerlendirme yetisini köreltir; düşünceden yabancılaşmaya, sosyal ve kültürel ilişkilerde derin bir çürümeye yol açar.
Freire’nin tanımıyla “boğulan bilinç durumu”, bireyin içinde bulunduğu gerçeklik tarafından -bizim bağlamımızda aşırı mezhepçilik, milliyetçilik ve kimlikçilik tarafından- bütünüyle kuşatılması ve yalıtılmasıdır. Bu durumda kişi, kim olduğunu bilemez hâle gelir; kimlik yitimine uğrar. Bu yitim saldırganlıkla birleştiğinde, geri dönüşü zor, hatta imkânsız bir çürümüşlüğe dönüşür. Bu nedenle çürümüş olanı “kültürel olarak tedavi etmek” çoğu zaman mümkün değildir; onu söküp atmak gerekir. Aksi hâlde çürüme, koku gibi yayılır ve henüz sağlam kalanları da boğar.
Gerçekliğe illüzyon perdesi
Türkiye’de ulusçuluk ve mezhepçilik temelli kimlik siyaseti, toplumu derin bir bilinç çürümüşlüğüne sürükledi ve faşizmi bir sopa gibi elinde tutuyor. Türkiye bağlamında mezhepçilik siyaseti, derin bir çürümüşlük hâli olarak yaşanıyor. Özgür Kürt korkusu ve demokrasi, onu derinden ürkütüyor. Bu, siyaseti her geçen gün daha da radikalleştiriyor; onu selefi yapılarla -DAİŞ dâhil- örtük ya da açık biçimde yan yana getiriyor. Bu gerçeklik ise güçlü bir illüzyon perdesiyle gizlenmeye çalışılıyor.
Freire’ye göre “boğulan bilinç”, dibe vurdukça saldırganlaşır ve yenilgisini bu saldırganlıkla gizlemeye çalışır, ancak bu tutum, ne gerçekliği değiştirebilir ne de özgürleştirici bir çıkış yaratabilir. Aksine, kişi ve toplum bütünüyle bu boğucu ortama uyum sağlar. Burada vurgulanan, kimlik kavramının tümüyle reddedilmesi ya da neo-korporatist bir kaynaşma modelinin savunulması değildir. Mesele, mezhepçilik, ümmetçilik ve etnik milliyetçiliğin, tek ve “yegâne” toplumsal araç olarak sunulmasının sakıncalarını görmektir. Mezhepçilik siyaseti, yapısı gereği her zaman bir manipülasyon aracına dönüşme riski taşır. Ümmetçilik de bu bağlamda bir manipülasyon biçimidir; bu, “Türklük” adına işletildiğinde de böyledir.
Asıl soru şudur: Mezhepçilik ve etnik milliyetçilik temelli kimlik siyaseti, neden kendi siyasal hedeflerini gizlemek için ümmetçiliği bir sihirbazın elindeki değnek gibi kullanıyor? Bu durum, hem siyasal İslam hem de Türklük adına işleyen bir illüzyonculuk oyunudur. Böylece mezhepçilik siyaseti kaçınılmaz olarak milliyetçiliğe dönüşür.
Sürecin kilitlendiği söylemin riski
Mezhepçi kimlik siyaseti, demokrasi karşıtı bir biçimde dar ulusçuluktan faşizmi üretir. Ortadoğu’nun kronik çıkmazı ve Türkiye’de faşizmin her zaman güncellenerek ömrünü uzatabilmesinin temel nedeni de budur.
Unutulmamalıdır ki; mezhepçilik, en bariz ve nihai hâline şiddet koşullarında ulaşır. Bu şiddet, Freire’nin ifadesiyle bir “insandışılaşma” (dehumanization) sürecidir; Cengiz Aytmatov’un metaforuyla ise “mankurtlaşma”dır. Bu, bireyin insani yetilerini kullanamaz hâle gelmesi ya da bu yetilerinin bütünüyle inkâr edilmesi anlamına gelir.
Siyasal İslam ve Türkiye’nin bugün sürüklendiği tablo, tam da bu mankurtlaşma hâlidir. Kürtlere karşı bu rolün, kimi devlet yetkilileri ve mankurtlaşmış kalemşorlar eliyle oynanması, bir tür “iyi polis–kötü polis” görev dağılımını andırıyor. Bu nedenle “çözüm süreci” olarak sunulan girişimler, tehlike sinyalleriyle dolu ve son derece kırılgan süreçler olmaktan kurtulamıyor.
Mezhepçi ve milliyetçi kimlik siyaseti, özellikle “Kürt" ve "Sünni İslam dışı” kimlikleri dışlayan kavramlar üzerinden bireylerin sıradan hayatlarını kuşatır. Bu kuşatma derinleştikçe bilinç geriler, saldırganlık artar ve sağlıklı toplumsal iletişim imkânsız hâle gelir. Kimlik siyaseti, toplumsal adalet fikrini özcü ve homojenleştirici kalıplara indirger; böylece adaleti farkında olmadan önemsizleştirme riskini taşır.
Bu nedenle barış süreci, yalnızca etnik kimlik, ümmetçilik ya da “terörsüz Türkiye” söylemine kilitlendiği sürece istikrarlı bir sosyo-politik zemine kavuşamaz. Aksine, derin bir kriz üretir; Türkiye mevcut olanı da kaybeder, yeni bir kazanım elde edemez.
Kimlik, özgürlük ve demokratik çıkış
Kimlik, elbette bireyin toplumda kendine bir yer edinme ve anlam arayışı açısından son derece hassas ve önemli bir hakikattir. Aynı zamanda insan haysiyetiyle doğrudan ilişkilidir, ancak insana haysiyet kazandıran tek bileşen gibi kurgulandığında, kaçınılmaz olarak çatışma üretir. Etnik kimlik, toplumsal iletişimin yegâne öznesi olamaz. Sünni İslam merkezli etnik-siyasal anlayış, bin yıldır Ortadoğu’nun toplumsal dokusunu tahrip etti; toplumlara acı çektirip yoksulluk ve cehalet üretti. Faşizm, bu Sünni mezhepçi zemin üzerinde gelişip kök saldı.
Bugün Türk devletinin Rojava’nın statüsünü bozma ve alanı selefi gruplara teslim etme isteğini yalnızca “Kürt karşıtlığı” üzerinden okumak meseleyi daraltır ve asıl hakikati ıskalar. Asıl mesele, Kürtlerin öncülük ettiği Demokratik Konfederal sistemdir. Bu sistem, etnik ve mezhepsel kimlikçiliği aşarak halklar mozaiğinin demokratik bir birliktelik içinde yeşermesini hedefler. Türk devletinin Rojava’yı hedef almasının temel nedeni de budur.
Tarihsel süreklilik ve bilinç körleşmesi
Etnik ve mezhepçi kimlik siyaseti, artık günümüz dünya koşullarına dar geliyor. Bin yıldır toplumları bu araçlarla yöneten mezhepçi zihniyetin dönüşümü son derece zordur. Bu nedenle çözüm süreçleri her zaman ciddi tehlikelerle yüklüdür.
Freire’nin “boğulan bilinç” kavramı ile Cengiz Aytmatov’un “mankurtlaşma” metaforu arasında derin bir bağ vardır. Bir şairin “Geçmişi olmayanın geleceği bir irin olur” şeklindeki tarifi gibi. Tarih boyunca sömürgeci güçler, halkları kendi gerçekliklerinden koparmak ve çıkarlarına hizmet eder hâle getirmek için mankurtlaştırma yöntemlerine başvurdu. Bugün bu rolü Hakan Fidan, Ömer Çelik ve bazı Kürt geçinen ama savaşla beslenen kimi kalemşorlar tam da mankurtlaşma durumunda sürdürüyor. Bu yöntemler, köle–efendi ilişkisinin temelini oluşturan ikna, unutturma ve satın alma mekanizmaları üzerine kuruludur.
Bu mekanizma anlaşılmadan ve teşhir edilmeden ne Ortadoğu’da kalıcı bir barış sağlanabilir ne de Kürt–Türk ilişkileri sağlıklı bir zemine oturabilir. Asıl sorun; Sünnilik dışındaki heterodoks inançların ve etnik–mezhepsel kimliklerin siyasal araçlara dönüştürülmesi, Müslümanlığın Sünnileştirilerek iktidar aygıtına eklemlenmesi ve bunun Ortadoğu’yu derin bir insanlık krizine sürüklemesidir.
Mezhepçilik, ulusçuluk ve ümmetçilik ekseninde şekillenen bu kimlik siyaseti, nasıl ki Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının temel nedenlerinden biri olduysa Ortadoğu da bugün derin bir bilinç körelmesi ve mezhepçilikten kurtulamadığı için DAİŞ zihniyetini gündelik hayatın bir parçası hâline getiriyor. Bu anlayışı besleyen ve süreklilik kazandıran tarihsel çizgi; Moğollardan ve Emevilerden Nizamülmülk’e; oradan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e uzanan Türk devlet geleneği içinde şekillendi. Müslümanlığı özünden uzaklaştıran, onu bir iktidar tekniğine indirgeyen bu tarihsel süreklilik, bugünkü krizin de temelini oluşturuyor.
