Hüseyin idealist bir devrimciydi

Şemsettin ÖZER yazdı —

  • Hüseyin, herkese kendisiyle yüzleşmeyi hatırlatan biriydi; bir kalemin nasıl yazması gerektiğine dair yaşayan bir örnekti. Herkes Kürtlerden kaçarken, zamana ve mekâna meydan okuyarak Kürdistanlı oldu.

Hüseyin, bir enternasyonal gerillaydı; kalemiyle yürüyen bir dervişti. Kemal Pirlerin, Haki Karerlerin izini süren bir yol eriydi. Çağın sesini toprağın nabzında dinledi; bilgelikle baktı insana ve zamana. Böylece hakikatin eşiğine vardı. “Kürt halkına borçluyum” sözünü Hayri’den ödünç aldı; bu sözü bir yol, bir yön olarak yürüdü ve şafağa çıktı. Düşünceden söz kıldı, çünkü düşünmek hayır demektir; politik bir eylemdir. Kürtler, Hüseyin’i böyle bağrına bastı.

En koyu karanlıkta göğün en parlak yıldızı nasıl belirirse, o da öylece zuhur etti. Evet, o bir dervişti ama en çok da devrimci ruhun beden bulmuş hâliydi. Bir Hüseyin, yeni yılda kalemini emanet bıraktığı kocaman bir özgür basın öğrenci ordusu kurarak geçti. Takvim değişti, zaman aktı. Aktı… aktı…

Evet, zaman insan için tarafsız değildir. Zaman, bizim seçimlerimizle anlam kazanır. Bir nehir gibi akar fakat devrimciler nehirde sürüklenenler değil, yüzmeyi seçenlerdir. Ya da seçmemeyi… İşte tam da burada sorumluluk başlar, çünkü Sartre’a göre insan, yaptıklarından olduğu kadar yapmadıklarından da sorumludur. Bu yüzden zaman yalnızca geçmez; bazen insanın üzerine çöker.

Evet, o özgür bir nehirde hep akmayı bildi. Tıpkı Dicle gibi mavi, Munzur gibi nazlı; kayalarda bir şelale gibi… Bazen sel oldu, bazen rüzgâr ama hep toprağın ve zamanın ruhunu dinledi. Bu yüzden zaman onu değil, o zamanı yürüdü.

Hüseyin, sadece bir gazeteci, yalnızca bir etnisiteye de ait değildi, ezilen her milletin bir parçasıydı. Bazen Victor Hugo’nun Sefiller’indeki Jean Valjean’dı, bazen Notre Dame’ın Kamburu’ndaki bildiri dağıtan Esmeralda. En çok da Apê Musa’nın, Gurbetelli Ersöz’ün yoldaşıydı. Herkesin unuttuğu anlarda özgür tutsakların sesini dışarı taşıyan bir kalemdi. Tüm baskılara, tutuklamalara rağmen yılmadı. O, Apê Musa ile söz kılmıştı. Evet, zindanların sesi Hüseyin Aykol’du.

Özgür düşünce ve varoluşsal karar

Özgür düşünce, hazır bir hak olarak verilmez; insan onu seçerek var eder. Kalem satır aralarında saklanmaz; satır aralarına örülmüş yasakların içinden geçerek anlam kazanır. Düşünce, engellerle karşılaştığında mayalanır ve politik eyleme dönüşürken düşünce olur. Sartre’ın dediği gibi insan özgür olmaya mahkûmdur; bu mahkûmiyet bedel ödemeden yaşanmaz. Özgürlüğün ağır olduğu coğrafyalarda düşünmek ve yazmak, yalnızca bir eylem değil; varoluşsal bir karardır.

Zaman, yüzleşme ve yeniden başlama

Devrimciler zamanı üçler: Hakikatin yolu… Zaman insana her şeyi öğretmez ama her şeyi açığa çıkarır; sustuklarımızı, ertelediklerimizi ve başkasının seçimine bıraktıklarımızı… Zaman tekrar etmez, çünkü insan artık aynı insan değildir. Geçen zamanın sözleri, geçen zamanın diline aittir. Yeni yıla girerken aynı kelimeleri yanımıza alamayız. Çünkü bazı kelimeler, kendimizi tanıdığımız ve yeni sözleri yeni sözlerle demlediğimiz anların tanığıdır. Onları kapının önünde bırakmak bir unutuluş değil, yeniden bir yüzleşmedir; geçmişi hatırlamadır.

Entelektüel tutum ve Kürt gerçeği

Hüseyin, herkese kendisiyle yüzleşmeyi hatırlatan biriydi; bir kalemin nasıl yazması gerektiğine dair yaşayan bir örnekti. Herkes, Émile Zola’yı Dreyfus Davası üzerinden entelektüel olmanın nişanesi olarak anlatıp Kürt sorununu “emperyalist bir oyun” diyerek geçiştirip Kemalizmin zihinsel kodlarını taşırken, Hüseyin Kürdistan’da en ön barikatlardaydı. Bazen gazeteyi dağıtan çocukların katillerini sayfalara taşıdı, bazen gazete binası bombalanırken en önde durdu. Cellatların yüzüne kalemini bir silah gibi doğrultarak Kürt’ü tanıdı, Kürdistan’ı yazdı. Gazeteyi koltuklarının altında saklayıp dağıtırken, köşe başlarında kontralarca vurulan küçük gerillaların yoldaşıydı. Herkes Kürtlerden kaçarken, zamana ve mekâna meydan okuyarak Kürdistanlı oldu.

Kaygı ve özgürlük

Devrimciler, zamanı yarattı; sonsuz hakikat arayışı, sınırları aşma ideali, ebedî ışığın sürdüğü karanlığa meydan okuma… Işık ırmağının ardında kölelik zincirlerini yakmak; ardından sevinç ve sonu gelmez kavga… Rilke’nin “hiç olmamış olanla dolu zaman” dediği şey, Sartre açısından saf bir olasılık değil, çıplak bir sorumluluktur. Gelecek bizi bekleyen bir kader değildir; biz onu kurarız. Bu kurma süreci kaygı üretir, çünkü her seçim başka bir ihtimali yok eder. Kaygı, özgürlüğün bedelidir; ondan kaçan insan, özgürlükten de kaçar.

Sonuç: Ertelemenin reddi

Gelecek, ihtimali aşan yeni bir karardır. Kendimizle ilgili verip durduğumuz ama sürekli ertelediğimiz karar… Sartre’ın “kötü niyet” dediği şey tam da budur. Hüseyin, hiçbir şeyi ertelemezdi, çünkü devrim, devrimin çocukları ve özgür tutsaklar ertelenmezdi. Dolayısıyla Hüseyin, özgür tutsakların sesiydi. Şunu biliyordu; insan kendini ve özgürlüğünü ertelediğinde, ezilenlerin yüreği taşar. Evet, o yalnızca kendini erteledi; devrimci ruhunu buna göre özgürce akmaya bıraktı. Çölün ortasında akan bir vaha gibi aktı, aktı, yayıldı ve yeşerdi…

Yeni yıla Hüseyin’in bakışından kendimize baktık; dünyanın nabzını dinledik. En çok da devrimci tutsakların seslerine hüzünle sarıldığını hissettiğimde kelimeler benden kaçtı. Zaman derin bir boşlukta salındı; durdu.

Zamana sarılırdı kalbimiz,

Paslı tel örgülerde kesilirdi sesimiz.

Bir sigara yaprağına sarar gibi

Sarıyorduk devrimci sözleri,

Üşümesin düşlerimiz diye.

 

Gerekli miktarda soluğumuz

Kalırdı

Dört duvarın ardından.

 

Ana sütü gibi helal deyip,

Belki de son cümlelerimizi

Yazardık Hüseyin’e.

 

Hüseyin anlardı

Devrimci tutsakların dileklerini.

Çünkü ondan adres sorulduğunda,

“Filan nolu zindan” deyip

İkamet gösterirdi

Hâkime ya da polise.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.