Maraşlılarda diaspora bilinci oluşmadı
Dosya Haberleri —

Maraş Katliamı protesto
47. yılında Maraş'la yüzleşme-2
Maraş Katliamı sırasında 8 yaşında olan ve Almanya'ya göç etmek zorunda kalan Afşin Kaşanlı Dr. İbrahim Tabak'ın tanıklığını dinledik:
- Üç gün aç susuz, bir karton parçasının üzerinde kıvranarak yatmak ve tekrar aç kalırım korkusuyla bir parça ekmeği günlerce koltuğumun altında saklamak… Tüm bunları, olgun bir insan gibi göğüslemek ve beni içindeki karanlığa çekmesine izin vermemek. Sanki böylesi mücadelelerde ve böylesi bir ülkede yaşananları yadırgamamak gibi bir tavır içindeydim.
- Katliamın asimilasyona hem doğrudan hem de dolaylı bir etkisi oldu. Çünkü yurt dışına gelenler dolaylı bir asimilasyona uğradılar. Ciddi bir diasporanın oluştuğu kanısında değilim. Böyle bir bilinç henüz tam olarak oluşmuş değil. Her ne olursa olsun, özellikle köylerimizi terk etmemeli ve orada kalanlara elimizden geldiğince maddi ve manevi desteğimizi sunmalıyız.
HAVİN FUNDA SAÇ/HAMBURG
Önce evler (X) işaretlendi. Ardından katliam için düğmeye basıldı. Bir hafta boyunca yüzlerce insan katledildi, binlerce insan yaralandı. Kendi dünyasında yaşayan çocuklar, kendilerini bir anda can pazarının içinde buldu. Bu çocuklardan biri de Afşin Kaşanlı Dr. İbrahim Tabak. Bir çocuğun asla görmemesi gerek en acı sahneleri gördü. Bu, onun yaşamını sonsuza dek değiştirdi. Maraş Katliamı'nın tek tek insanlara yansımasının boyutlarını kestirmek zor. O yaşananlardan sonra Maraş asla eski Maraş olmadı, göçüp gidenler de... İşte Dr. Tabak onlardan biri. Göç yollarına düşen binlerce Maraşlıdan biri. Maraş'ın bu tarihten sonra demografisi değişti, Kürt, Alevi kimliği bir tasfiye politikasına maruz kaldı. Katliam yaşadığında 8 yaşında olan o çocuk olan Tabak şimdi Almanya'da bir doktor. Hafızası diri. Çünkü tanık oldukları bir çocuğun hafızasından silinmeyecek kadar ağır. Maraş Katliamı dosya serimizde o çocuğun tanıklığına kulak vereceğiz. Dr. Tabak, diasporadaki bilinç yetersizliğine dikkat çekiyor. Oysa Maraş Katliamı'nın sonuçlarını bilince çıkarmak, onlarla yüzleşmek en çok da, diasporada ve özelde ise Avrupa’da yaşayan Maraşlı Kürt Aleviler için bir ihtiyaç.
Maraş Katliamı yaşandığında 8 yaşındaydınız. O döneme dair hafızanızda en çok yer eden görüntü, ses veya duygu nedir? Bir çocuğun dünyasında, o şiddet ortamı nasıl bir kırılmaya yol açtı?
Bu soruyla belki de anlatacaklarımın yarısını aktarmış olacağım. Öyle bir kanıdayım ki, o dönemlerde benim ve bana yakın bir yaşam süren çocukların çoğu gerçek anlamda bir çocukluk yaşamadı ya da çok kısa bir süre yaşayabildi. 2-3 yaşlarında yürümeye başladıktan sonra hayatı, çevreyi, ülkeyi ve dünyayı anlamak; buna göre davranmak zorundaydık. Abilerimin o dönemki örgütsel yapılarla olan yakın temasları, bölge sorumlularının evimize gelip gitmeleri ve benim onlarla tanışmam; öldürülen yoldaşlar için yakılan ağıtları ve söylenen marşları biliyor olmam, hatta çok küçük yaşlarda “Sergen Tepe” denilen bölgeyi parsellemek gibi eylemlere katılmış olmam bunun bir göstergesiydi. O dönemlerde söylenen hiçbir çocuk şarkısını bilmiyordum. Okulda öğrendiğim “Al satarım bal satarım” ya da “Küçük asker” dışında bildiğim bir çocuk şarkısı yoktu. Bu eylemler, dönemin bazı bölgesel örgüt yöneticileri tarafından planlanan; “işçi ve köylüler hakkını almalı, bu topraklar emekçilerin olmalı” düşüncesiyle düzenlenmiş eylemlerdi. Bölgede yaşanan olaylarla büyümek, ister istemez yaşımdan çok daha olgun bir pencereden olaylara bakmama neden olmuştu. Mustafa Yüzbaşıoğlu ile katledilmesinden bir hafta önce, bir tanıdığımızın evinde karşılaşmış ve onunla yaptığım kısa bir sohbet sonucunda kendisine karşı derin bir saygı duymuştum.
Neler hissetmiştiniz?
Öldürüldüğünü duyduğumda inanılmaz derecede üzülmüştüm. Bu, o yaşta bende “bir şeyler yapmam gerekiyor” düşüncesini uyandırmıştı. En azından ona saygımı göstermek için cenaze törenine katılmam gerektiğini düşünmüştüm. Cenazenin yapılacağı gün, öğleye doğru okuldan gelir gelmez aceleyle bir şeyler atıştırıp doğruca Devlet Hastanesi’ne koştum ve cenaze kortejine yetiştim. Kortejin arka tarafında, oradaki insanlarla birlikte slogan atarak kalenin yanına geldiğimizde ortalık bir anda kızılca kıyamete döndü. Binalardan ve evlerden bardaklar, çatallar, bıçaklar, sandalyeler fırlatılıyor; kale tarafında ise taşlar havada uçuşuyordu. Yaklaşık yirmi-yirmi beş dakikalık bir arbededen sonra insanlar geri çekilmek zorunda kaldı.
Sonra ne oldu?
Kalabalıkla birlikte tekrar hastane ve Yörükselim Mahallesi’ne doğru yürüdüm. Sonrasında eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum.
Ertesi sabah annem uyandığında, “Bugün hiç iyi rüyalar görmedim, en iyisi evde kalalım” dedi ve işe gitmedi. O gün evimizde misafirler de vardı. Annemin amcasının oğlu ve yeğeni cenaze yürüyüşüne katılmış, Karamaraş Mahallesi’ne giremedikleri için bizde kalmışlardı. Katliam sabahı her zamankinden erken kalkmıştık. Daha kahvaltı yapmadan annemle birlikte bir komşuya uğramak için evden çıktık. Yörükselim Mahallesi’nin doğusunda askerî bir kışla vardı. Kışla ile mahalle arasında sadece dört-beş metrelik bir yol bulunuyordu. Yolun başından “Komünistler Moskova’ya” gibi sloganlar atan bir kalabalığın bağrışma sesleri geliyordu; bize yaklaşık üç yüz-dört yüz metre uzaklıktaydılar. Komşuya doğru yürürken, Haydar adında bir tanıdığımı elinde bir av tüfeği ve iki fişekle slogan atan topluluğa doğru giderken gördüm. Annem, “Haydar oğlum, nereye gidiyorsun? Geri dön. Bugün bunlar azmış, başına bir şey gelmesin” diye seslendi. Ancak gözü kara ve deli dolu biri olan Haydar abim annemi dinlemedi ve yürümeye devam etti. Biz eve dönerken onunla tekrar karşılaştık. “Şerefsizleri iki fişekle ta hastaneye kadar kovaladım” dedi. Eve döndükten bir-iki saat sonra molotoflarla evlere saldırılar başladı. Tüfek sesleri ve insan çığlıkları birbirine karıştı. Bizden yaklaşık yüz metre ötede bakkal olan bir komşumuzun çığlıkları bir-iki saat boyunca sürdü. Sonradan öğrendik ki genç bir çocuğunu öldürmüşler; eşini ise döverek öldüğünü sanıp bırakmışlardı. Oysa ölmemiş, belden aşağı felç kalmıştı.
Sizin eve de saldırdılar mı?
Bizim tek şansımız, oturduğumuz evin bir bodrum katı olmasıydı. Maraş dışından katliam için getirilenler çevreyi iyi tanımıyordu ve orada birilerinin yaşadığını tahmin etmemiş olmalılardı. Kapımızın kilidi bile bozuktu. Evin önünde biraz yüksekçe bir bahçe duvarı vardı. Duvarın üzerinden, ellerinde molotoflar ve silahlar olan insanlar gidip geliyordu. Öğleden sonra saat bir-iki sularında bir sessizlik oldu. Ablam dışarı çıkıp bir üstteki evin yandığını söyledi. Hep birlikte dışarı çıktık; ben panikle ayakkabısız çıkmışım. Bir anda askeriyeye gitmeye karar verdik. Tam oraya yönelmişken üzerimize ateş açıldı ve geri kaçmak zorunda kaldık. Komşumuz Kamil amcanın evine sığındık. Bu sırada havada helikopter sesleri vardı. Bulunduğumuz eve saldırmaya cesaret edemediler. Kaçış sırasında askeri helikopterden atılan bir kâğıdı alan dayımın oğlu, üzerinde “Askerler vur emrini vermiştir” yazdığını söyledi.
Nasıl hayatta kaldınız?
Yarım saat sonra köylümüz Cemal geldi ve ailesinin, komşularının yardımıyla katledildiğini söyledi. Bunun üzerine Kamil amca, “Onlar öldürüldüyse biz niye saklanıyoruz” dedi ve hep birlikte dışarı çıktık. Askerler bazı sokakları güvenli alan ilan etmişti. Bu güvenli sokaklardan askerî kışlaya doğru yürüdük. Orada üç gün boyunca ne yiyecek ne de içecek bulabildik. Üçüncü gün öğleden sonra annem, çöplerin arasında bulduğu iki parça kuru ekmeği bana getirdi ve bunları bir askerin verdiğini söyledi. Parçalardan biri o kadar sertti ki yiyemedim; diğerini yedikten sonra biraz kendime geldim. Annemin ayakkabılarını giyerek kışlanın içinde dolaşmaya başladım. Nasıl oldu bilmiyorum; kendimi fırının önünde buldum. Üzerinde unlu, beyaz bir önlük olan bir asker dışarı çıktı ve beni görünce, “Adın ne?” diye sordu. “İbrahim” dedim. “Aç mısın” diye sordu. “Evet” dedim. “Biraz bekle” dedi. İçeri girdi ve fırından yeni çıkmış, küçük yuvarlak bir pideyle geri geldi. Bana verdi. “Sağ ol asker abi” dedim. Ayağımdaki kocaman plastik ayakkabılarla anneme doğru nasıl koştuğumu hâlâ bilmiyorum. Kürtçe, “Ana, non! Ana, non!” diye bağırıyordum. Annem, “Nereden buldun” diye sordu. Bir parça kestim, yedim ve kalanını ona uzattım. “Sen de ye” dedim. Kendisi üç gündür aç olmasına rağmen, “Yok oğlum, ben tokum; sen ye” dedi. O akşam bizi güvenli olabilecek evlere götürerek sakladılar. Ekmeğin kalanını bir hafta boyunca koltuğumun altında sakladığımı hatırlıyorum. Annem koltuğumun altındaki kabarıklığı fark edince, “Bu ne oğlum” diye sordu. “Ekmek” dedim. “Oğlum, eve geldik ya” dedi. “Ya yine acıkırsam” dedim. Bana bir süre baktıktan sonra, “Peki, saklayabilirsin” dedi.
Özetle; kısa bir süre önce görüp empati kurduğum birine karşı yapmam gerektiğini düşündüğüm son görev, sekiz yaşında ölümle burun buruna gelmek, üç gün aç susuz, bir karton parçasının üzerinde kıvranarak yatmak ve tekrar aç kalırım korkusuyla bir parça ekmeği günlerce koltuğumun altında saklamak… Tüm bunları, olgun bir insan gibi göğüslemek ve beni içindeki karanlığa çekmesine izin vermemek. Sanki böylesi mücadelelerde ve böylesi bir ülkede yaşananları yadırgamamak gibi bir tavır içindeydim. Çünkü bu yaşananlar ilk değildi. Ben, o yaşta bile daha önce olanlardan haberdardım.
Katliamın sizde bıraktığı izlerin yetişkinlik döneminizde nasıl karşılık bulduğunu düşünüyorsunuz? Travma ile yıllar içinde nasıl bir ilişki kurdunuz?
Psikolojik olarak, dediğim gibi, sanki olgun bir insan gibi göğüsledim; ama o topraklara, yani Maraş merkeze karşı içimde bir kin oluşmuştu sanki. Duygusal bir insan olmama rağmen, o büyük yıkımların olduğu depremde dahi neredeyse hiç acıma duygusu hissetmedim. Düşünsel olarak böyle bir durumun olmasını aslında istemem ama elimde değil. Hiçbir zaman içimden “Kahramanmaraş” diyesim gelmedi. Dediğim zaman da kendimi kötü hissediyordum. Hâlen de öyle; sanki bir şeye ya da birilerine saygısızlık yapıyormuşum gibi hissediyorum. Katliamı hiçbir zaman unutmayı düşünmedim ama şu ana kadar da hiç kimseyle, burada olduğu gibi, ayrıntısıyla paylaşmadım. Katliamdan sonra sanırım sadece iki defa Maraş’a gittim. Arabayla defalarca yanından geçmeme rağmen uğramayı hiç istemedim. “Dondurması batsın” diyordum.
Katliamdan sonra yaşadığınız yerle ilişkiniz nasıl değişti? “Memleket” kavramı sizin için ne ifade ediyor bugün?
Katliamdan sonra maalesef orayı terk etmek zorunda kaldık. Bütün hayallerimizi, geleceğimizi, yeni yapılan evimizi; taşınmak üzereyken orada bırakmak zorunda kaldık. Her ne olursa olsun bu coğrafya benim ana vatanım, kendi öz toprağım; ama Maraş merkeze karşı bu denli bir bağlılığım yok. Maraş olmasa da olur benim için. Tıp fakültesini bitirdikten sonra uzun süre Türkiye'de farklı şehirlerde de çalıştım. Son dönemdeki ekonomik ve siyasi politikaların daha da kötüye gitmesi yüzünden, on yıl önce ailece Almanya'ya taşındık. Şimdilik burası bizim için daha güvenli. Hiçbir yer vatan toprağı gibi olamaz. Bizimkisi bülbül misali; altın kafeste de olsak “ah vatan, ah vatan” diyoruz.
Katliam, sizi doğduğunuz topraklardan duygusal olarak kopardı mı?
Dediğim gibi, kesinlikle vatan anlayışım değişmedi. Doğduğum, büyüdüğüm ve uğruna canlar verilmiş bir toprağa, hiç kimse ya da hiçbir olay ona karşı olan duygusallığımı değiştiremez. Her fırsatta ziyaret etmek, görmek; doğduğum topraklarda gezmek, havasını teneffüs etmek istiyorum. Oradaki havayı teneffüs edince içime verdiği huzuru başka hiçbir yerde bulacağımı sanmıyorum.
Zorunlu göçün, bir insanın kimliğini ve yaşam yolunu nasıl dönüştürdüğünü kendi deneyiminiz üzerinden anlatabilir misiniz?
Bizim için güç bir zorunluluktu. Maraş’ta kalmaya devam etmek gibi bir şansımız yok gibiydi. Önce köye, oradan da Mersin’e taşındık. İlkokul ve ortaokulu köyde okumak zorunda kaldım. Bu durum eğitimimi biraz zorlaştırmadı değil; çünkü daha sonra tekrar şehir yaşamına uyum sağlama süreci başladı.
İlk kez tanıklığınızı anlatıyorsunuz. Maraş Katliamı’nı yıllarca konuşmak zor muydu? Sizce toplumsal hafızanın eksik ya da bastırılmış olması, bireysel iyileşmeyi nasıl etkiliyor?
Katliamda ailemden kaybedilen olmadı; bu yüzden belki bazı ailelere göre şanslıydık. Ama yine de aile içinde ya da köyde, Maraş Katliamı üzerine kısa sohbetler olurdu. Bizi etkilemesin diye fazla konuşulmadığının farkındaydım zaten. Bir doktor olarak, kendi çevremde ve hastalarımda da gördüğüm gibi; eğer bir psikolojik soruna zamanında müdahale edilmez, tedavi edilmez ve üstü kapatılırsa, ileride çok daha büyük ve tedavisi zor depresyonlara ya da takıntılara sebep olabiliyor.
Maraşlı Pir Mustafa Mısır bir söyleşisinde şöyle diyor “Anam hakka yürüyene kadar Türkçe bilmezdi. Pîrlerimiz cemlerde Kürtçe konuşurlardı. Türkçenin dayatılmasıyla birlikte dilde kırılma yaratıldı. Bunun sonucunda Türkçe bilmeyen analarımızın torunları bugün Kürtçe bilmiyor." Bu sonucun katliam sonrası geliştirilen politikalarla nasıl bir ilişkisi var?
Bu sorun yeni değil; yüzyıllara uzanan bir geçmişi var. Birileri devşirme geleneğini Anadolu’ya yerleştirmiş. O yüzden bütün halklardan Türklüğe, bütün dillerden de Türkçeye bir devşirme politikası var. Bu, insanlık olarak sahip olduğumuz bir rengin yok edilmek istendiğinin bir göstergesi. Çünkü bir yere sahip olmak istiyorsanız, en büyük engel oranın asıl sahipleridir. Bilimsel olarak da biliyoruz ki; bir dil eğitim görmez ve konuşulmazsa, üç kuşak sonra unutulmaya yüz tutar. Ben şehirde büyüyen ilk nesilim. Annem biraz Türkçe bilirdi; ihtiyacı kadar. Ama benim çocuklarım Kürtçeyi bırakın konuşmayı, hiç anlamıyorlar bile.
Maraş’ın Elbistan, Afşin, Pazarcık, Göksun ilçeleri Kürt Alevi köylerinde yaşayanlardan daha fazlası büyük şehirlerde ya da Avrupa’dalar. Bunun muhakkak katliamla bağlantısı vardır. Bununla bir yüzleşme ya da bilince çıkarma ihtiyacı yok mu?
Bin yılları aşkın bir süredir maalesef insanlık doğudan batıya göç ediyor. Bizim de katarımız bu göçün yönüne doğru olduğu için sanki normal bir göçmüş gibi görünebilir; ama bizim yaşadığımız zorunlu bir göç. Bizim aradığımız; eşitlik, özgürlük, insan hakları ve daha insanca bir yaşam. Maalesef bunlar bizim öz toprağımızda yok. Buradan da anlaşılacağı üzere, her ne kadar vatanla bağımızı tamamen koparmasak da bir nebze olsun mücadele etmekten kaçınmış oluyoruz.
Katliamın amaç ve sonuçlarını bilince çıkarmak için ne yapılmalı? Maraşlılar ne yapmalı?
Maraş Katliamı’ndan hemen sonra yurt dışına göçler; başlangıçta biraz korkudan, daha sonraları ise insanca bir yaşam arayışıyla artarak devam etti ve katliamın asimilasyona hem doğrudan hem de dolaylı bir etkisi oldu. Çünkü yurt dışına gelenler dolaylı bir asimilasyona uğradılar. Ciddi bir diasporanın oluştuğu kanısında değilim. Böyle bir bilinç henüz tam olarak oluşmuş değil. Her ne olursa olsun, özellikle köylerimizi terk etmemeli, boşaltmamalı ve orada kalanlara elimizden geldiğince maddi ve manevi desteğimizi eksik etmemeliyiz.
https://www.ozgurpolitika.com/haberi-maras-demografisi-katliamlarla-degistirildi-207389












