İskoçya modelinin siyasi boyutu

Dosya Haberleri —

İskoçya/foto:AFP

İskoçya/foto:AFP

  • İskoçya’da Türkiye’deki anlamıyla vali bulunmaz; yani merkezi hükümetin atadığı bir yönetici modeli yoktur. İskoçya, Birleşik Krallık’ın üniter devlet yapısı içinde özerk bir ülke olarak 32 idari bölgeye (council area) ayrılmıştır. Her bir bölge, halkın oylarıyla seçilen yerel konseyler tarafından yönetilir.
  • İskoçya’da kimlik tanınması, kültürel bir jest ya da sembolik bir kabulü ifade etmekten ziyade, anayasal güvenceye sahip siyasal bir hak olarak düzenlenmiştir. İskoç Anayasası İskoç kimliğinin Birleşik Krallık yurttaşlığıyla eşit statüde ve çelişmeden var olabilmesini sağlamıştır.

UMUT YILMAZ*

Türkiye’yi yaklaşık 80 yıl boyunca yöneten Kemalist elit, tek tip bir yaşam tarzını topluma dayatarak siyasi, kültürel ve sosyal alanlarda derin izler bıraktı. Katı bir modernleşme ve ulus-devlet projesi olarak uygulanan bu anlayış, devletin tüm kurumlarında ve politikalarında kendini gösterdi. 1925’te çıkarılan Şapka Kanunu ve 1934 Kılık Kıyafet Kanunu ile geleneksel kıyafetlerin yasaklanması, dini sembollerin kamusal alandan çıkarılması, “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları ve Türk Dil Devrimi ile farklı dillerin (Kürtçe, Lazca, Çerkezce vb.) kamusal kullanımının yasaklanması, ezanın Türkçe okutulması bu politikanın erken dönem yansımaları oldu. Bu dönemde eğitim sistemi tamamen milliyetçi bir ideolojik çizgide şekillendirildi, köy ve yerleşim yerlerinin isimleri Türkçeleştirildi, göç politikalarıyla nüfusun etno-kültürel homojenleşmesi hedeflendi.

Bu ideolojik dayatma, hukuk ve kültür politikalarıyla sınırlı kalmadı; askeri vesayet mekanizmaları ve darbelerle pekiştirildi. 1960, 1971, 1980 ve 1997 müdahaleleri, farklı toplumsal kesimlerin siyasal alanını daralttı; özellikle 1980 Darbesi, yoğun tutuklamalar, idamlar ve işkencelerle toplumu sindirdi. Başörtüsü yasağı, yükseköğretimden kamusal görevlere kadar geniş bir alanda milyonlarca kadının eğitim ve çalışma hakkını engelledi; bu yasak, devletin laiklik yorumunun bireysel özgürlüklerin önüne geçtiğinin simgesi haline geldi.

AKP'nin otoriter pratiği

Türkiye’nin son 20 yılında iktidarda olan siyasal İslamcı çizginin temsilcisi AKP, seküler yaşam biçiminin kamusal alandaki hâkimiyetini daraltarak toplumsal dengeleri farklı bir eksene kaydırdı. İlk yıllarında demokratikleşme ve özgürlük söylemleriyle yola çıkan AKP, zamanla bu söylemi otoriter bir iktidar pratiğine dönüştürdü; özellikle ifade özgürlüğü, basın hürriyeti, yargı bağımsızlığı ve akademik özerklik gibi alanlarda ciddi gerilemelere yol açtı. Seküler yaşamın alanı, yasal ve idari düzenlemelerle daraltılırken; eğitim müfredatından medya politikalarına, kültürel etkinliklerden yerel yönetim uygulamalarına kadar birçok alanda muhafazakâr değerler öncelikli hale getirildi.

Bu dönüşüm, bir yandan kamusal alanın giderek tek tip bir dini-muhafazakâr anlayış doğrultusunda şekillenmesine neden olurken, diğer yandan seküler yaşam tarzını benimseyen kesimlerde kamusal görünürlük ve ifade imkânı kaybı yarattı. Böylece Türkiye’de modernleşme döneminden beri süregelen “yaşam tarzı çatışması”, sekülerler ile muhafazakârlar arasındaki kültürel bir gerilim olmaktan çıkarak, doğrudan hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması boyutuna ulaştı.

Bu rövanşist anlayış, Türkiye’yi yönetmek için merkezin ele geçirilmesini zorunlu gören iki kutbun bitmeyen mücadelesinin bir sonucudur. Ülkenin siyasal yapısı, yerel öznellikleri ve farklı bölgesel dinamikleri dikkate almayan, merkezden yönetim esaslı bir anayasal düzen üzerine kuruludur. Mevcut anayasa, iktidara merkezi yönetimi kontrol etme yetkisi vermekle kalmaz; yerelin tüm dinamiklerine hükmetme imkânı da tanır. Böylece, Akdeniz ve Ege kıyılarının sosyolojisi bir dönem tüm ülke üzerinde belirleyici olurken, bugün İç Anadolu ve Karadeniz hattı Türkiye’nin kaderini şekillendiren ana siyasi eksen haline geldi.

Merkeziyetçi anlayışın krizi

Bu merkeziyetçi anlayış, toplumsal uyumu güçlendirmek yerine kriz üstüne kriz üretti. Zira yerel halkın beklentilerini, tarihsel hafızasını ve ihtiyaçlarını bilmeyen, merkezin tayin ettiği yöneticiler aracılığıyla yönetim, kaçınılmaz olarak kopuk ve verimsiz bir idari düzen yaratır. İzmir’e Trabzonlu, Trabzon’a İzmirli vali atandığında, bu yöneticilerin toplum sosyolojisine, kültürel hassasiyetlerine ve yerel sorunlarına ne ölçüde cevap verebileceği ciddi bir soru işareti olarak kalmaktadır.

Bu nedenle yönetim anlayışı, giderek yerelleşmeye yönelmelidir. Toplumun kendisini karar alma süreçlerinde özne olarak görmediği bir gerçeklikte, yaşam tarzı krizleri kaçınılmaz hale gelir. Yerel öznelliğin bastırılması, halkın politikayla kurduğu bağı zayıflatır; siyasi süreçlere katılım azaldıkça ortak yaşam kültürü de erozyona uğrar. Bu durum bireyin toplumsal aidiyetini de zedeler. Kendisini yönetimden uzaklaştırılmış hisseden birey, ortak geleceğe dair sorumluluk duygusunu kaybeder; bu da uzun vadede hem demokratik temsilin hem de toplumsal dayanışmanın zayıflamasına yol açar.

foto:AFP

Üniter yapı içinde çözüm

İskoçya’da Türkiye’deki anlamıyla vali bulunmaz; yani merkezi hükümetin atadığı, geniş idari ve güvenlik yetkilerine sahip bir yönetici modeli yoktur. İskoçya, Birleşik Krallık’ın üniter devlet yapısı içinde özerk bir ülke olarak 32 idari bölgeye (council area) ayrılmıştır. Her bir bölge, halkın oylarıyla seçilen yerel konseyler tarafından yönetilir. Bu konseyler, kendi içlerinden bir council leader (konsey lideri) seçerek yürütme işlevini üstlenir. Bunun yanında provost adı verilen, belediye başkanına benzer ancak daha çok törensel ve temsil odaklı bir makam da bulunur.

Merkezi hükümetin İskoçya’daki resmi temsilcisi Secretary of State for Scotland (İskoçya Bakanı) olup, bu kişi Londra’da görev yapan kabine üyelerindendir ve yerel yönetimler üzerinde Türkiye’deki valiler gibi doğrudan idari, güvenlik veya karar alma yetkisi yoktur. İskoçya’nın yürütme organının başı ise, halk tarafından seçilen İskoç Parlamentosu’nun içinden çıkan First Minister of Scotland (Birinci Bakan)dır. Birinci Bakan, İskoç hükümetini kurar ve yerel yasaları uygulamakla yetkilidir.

Bu sistem, yerel yönetimlerin doğrudan halkın iradesiyle belirlenmesini sağlar; merkezi atama mekanizmasına yer vermediği için, yerel öznelliği ve demokratik temsiliyeti güçlendirir. Dolayısıyla İskoçya’da yönetim, Türkiye’deki gibi merkezin tayin ettiği bir makamın gölgesinde yürümez, doğrudan seçilmiş temsilcilerin inisiyatifiyle yürütülür. Bu durum, anayasal düzeyde korunan yerel meşruiyetin somut bir göstergesidir.

İskoçya modelinin toplumsal boyutu

Bir yönetim modelinin toplumsal boyutu, hukuki düzenlemelerden ya da idari mekanizmalardan ibaret değildir; asıl belirleyici olan, o modelin toplumun sosyolojisiyle kurduğu bağ ve temas düzeyidir. Model, yerel kültürel kodları, tarihsel deneyimleri, ekonomik gerçeklikleri ve kimlik çeşitliliğini dikkate alarak şekillendiğinde, toplum kendisini bu yapının doğal bir parçası olarak görür. Böyle bir uyum, toplumsal yabancılaşmayı engeller; insanlar kendi yaşam dünyalarının, değerlerinin ve taleplerinin yönetim mekanizmasına yansıdığını hissettikçe hem sisteme güven artar hem de demokratik katılım güçlenir. Aksi durumda, model toplumun sosyolojik dokusunu dikkate almazsa, yönetim ile yönetilenler arasında mesafe büyür, aidiyet zayıflar ve sistem, meşruiyet krizleriyle karşı karşıya kalır.

Türkiye'de vitrin değişim

Kürt kimliği, Türkiye’de uzun yıllar boyunca ret, inkâr, asimilasyon ve kriminalizasyon politikalarına maruz bırakıldı. Devletin resmi söyleminde “Kürt” kelimesi dahi uzun süre yasaklı bir ifade oldu; “dağ Türkleri” teorisinden “kuyruklu Kürtler” gibi aşağılayıcı efsanelere kadar uzanan geniş bir söylem repertuvarı ile Kürtlük, toplumsal bellekte mahkûm edilmeye çalışıldı. Bu politikalar, kültürel alanla sınırlı kalmadı; eğitimden medyaya, idari uygulamalardan güvenlik politikalarına kadar birçok alanda sistematik olarak sürdürüldü.

2000’li yıllarla birlikte bu mutlak inkâr söylemi kısmen yumuşayarak yerini sınırlı kültürel hakların tanınmasına bıraktı; Kürtçe televizyon yayınlarının başlaması, seçmeli ders imkânları gibi adımlar atıldı. Ancak bu gelişmeler, Kürt kimliğinin anayasal ve kurumsal düzeyde tanınmasına olanak sağlamadı. Tanınma, folklorik unsurlar ve kültürel vitrin düzeyiyle sınırlı kaldı; politik anlamda Kürtlük ise hâlâ devlet aklı açısından “tehdit” kategorisinde konumlandırılıyor.

Kimlik, anayasal güvence altına alınmadığı sürece, toplumsal öznellik kazanamaz. Özneleşme gerçekleşmediğinde ise kimliğin aşınması, melezleşmesi ya da tamamen silinmesi tehlikesi büyür. Bu durum, hem Kürt toplumunun kendi varoluş bilincini hem de Türkiye’nin demokratikleşme kapasitesini doğrudan zayıflatır.

Kimliğe anayasal koruma

İskoçya’da kimlik tanınması, kültürel bir jest ya da sembolik bir kabulü ifade etmekten ziyade, anayasal güvenceye sahip siyasal bir hak olarak düzenlenmiştir. İskoç Anayasası İskoç kimliğinin Birleşik Krallık yurttaşlığıyla eşit statüde ve çelişmeden var olabilmesini sağlamıştır. Bu düzenleme, İskoç kimliğini hiyerarşik olarak “alt kimlik” konumuna indirmez; aksine, onu anayasal çerçevede kurucu unsur olarak tanımlar.

Kültürel temsil, kamu kurumlarında, medya yayıncılığında ve resmi törenlerde görünürdür. Örneğin İskoçya bayrağı (Saltire) kamu binalarında Birleşik Krallık bayrağıyla birlikte dalgalanır; ulusal marş olarak “Flower of Scotland” resmi törenlerde kullanılır; yerel resmi belgeler iki dilli (İngilizce-Gaelic) hazırlanabilir.

Bu yaklaşım, siyaset bilimi literatüründe plurinational state (çok uluslu devlet) modelinin örneklerinden biri olarak değerlendirilir. Modelin özü, farklı ulusal kimliklerin ortak bir anayasal çatı altında eşit kurucu statüyle var olabilmesidir. Böylece bireylerin aidiyetleri ile devlete olan vatandaşlık bağı arasında güçlü bir bağ oluşur. İskoçya örneğinde kimlik, devletin “tahammül ettiği” bir unsur değil; bizzat anayasal düzenin meşruiyet kaynağı olarak görülür. 

foto:AFP

Anadilde eğitim hakkı

Kürtçenin üç ana lehçesi olan Kurmancî, Soranî ve Zazakî, Türkiye’de hâlâ kamu eğitim sistemi içinde yer almıyor. Bu durum hem anayasal düzeyde hem de müfredat politikaları açısından anadilin kurumsal güvenceye sahip olmaması açısından gösterge niteliğindedir. Mevcut sistemde Kürt çocukları, anadillerini ancak ev içi pratikler, aile aktarımları veya sınırlı sayıdaki özel girişimler aracılığıyla öğrenebiliyor. Devlet okullarında anadil eğitimi, 2012’de getirilen seçmeli ders imkânıyla kısmi olarak gündeme geldi; ancak bu dersler hem zorunlu olmadı hem de bürokratik engeller, öğretmen yetersizliği ve müfredatın sınırlılığı nedeniyle işlevsel bir karşılık bulamadı.

Bu tablo, anadil hakkının sistematik biçimde sınırlandırıldığını ve eğitim politikalarının fiilen tek dilli bir yapıyı koruduğunu ortaya koymaktadır. Uluslararası hukukta, özellikle BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (Madde 27) ve Avrupa Konseyi Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı gibi belgelerde, anadil eğitimi kültürel kimliğin korunmasının temel araçlarından biri olarak tanımlanırken, Türkiye’de bu hak politik bir tartışma konusu olarak kaldı ve hayata geçirilemedi. Anadilin eğitim sistemi dışında tutulması, Kürt dilinin yetkin kullanımını zayıflattığı, aynı zamanda kimlik bilincini ve kültürel aktarımı da zayıflatmaktadır.

Galce dili örneği

İskoçya’da Galce dili, eğitim sistemine resmi koruma ve teşvik politikalarının parçası olarak entegre edilmiştir. 2005 tarihli Gaelic Language Scotland Act, bu dili İskoçya’nın ulusal mirasının ayrılmaz unsuru olarak tanımlamış ve kamu kurumlarına Galce’nin kullanımını teşvik etme yükümlülüğü getirmiştir. İskoç Hükümeti, dilin korunması ve yaygınlaştırılması için her yıl özel bütçe fonları ayırmakta, öğretmen yetiştirme programlarını desteklemekte ve Gaelic-medium education (Galce üzerinden eğitim) veren okulların sayısını artırmaktadır.

Eğitim müfredatı bu çerçevede yeniden yapılandırılarak, dilin bireysel iletişim aracı olmasının yanında, kolektif kültürel sürekliliğin taşıyıcısı ve kimlik inşasının kurucu unsuru olduğu anlayışı benimsenmiştir. Bu politika, UNESCO’nun tehlike altındaki diller listesinde yer alan Galce’nin, günlük yaşamda, medyada ve resmi belgelerde görünürlüğünü artırmış; kamu binalarında çift dilli tabelalar, yer isimlerinde Galce karşılıklarının kullanılması gibi uygulamalarla dilin kamusal alandaki varlığı kurumsal düzeyde güvence altına alındı. Son olarak İskoçya Parlamentosu tarafından kabul edilerek 30 Kasım 2025 tarihinde yürürlüğe giren İskoç Dil Yasası ile Galce ve Aşağı İskoçça resmi dil statüsüne kavuşturuldu. Bu gelişme, yerelleşmenin kaybolma riski taşıyan tüm dilsel ve kültürel özgünlükler için somut ve kurumsal bir güvence işlevi gördüğünü açık biçimde ortaya koymaktadır.

* DBP Muş İl Eşbaşkanı Avukat Umut Yılmaz yazısını on1meridyen (www.on1meridyen.com) sitesinde yayınlandıktan sonra Yeni Özgür Politika için yeniden güncelledi.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.