Halep'teki Türk devlet aklı
Şemsettin ÖZER yazdı —
- Halep’teki Kürtlere yönelik saldırısı, sıradan çetelerin ya da Suriye geçici hükümetinin değil, Türk devletinin kurucu aklının bir ürünüdür. Kürtlerin büyük çoğunluğu bunun farkındadır.
- Dolayısıyla mesele açıktır; Kürtler siyasal ve hukuksal bir statüye kavuşmadığı sürece, tarihsel olarak “şamar oğlanı” konumuna mahkûm edilmeye devam edecektir.
- Egemenlerin “kardeşlik” söylemi, tarihsel gerçeklikle örtüşmeyen ideolojik bir kurgudan ibarettir. Bu söylem, eşitlik ve karşılıklılık temeline dayanmıyor.
- Kürtlerin özne olduğu, siyasal iradesini özgürce ortaya koyabildiği eşitlikçi bir ortak yaşam pratiği olmadı. Bu söylem, merkezi iktidarın periferiyi denetleme stratejisidir.
ŞEMSETTİN ÖZER
Türklük, modern dönemde Jakoben merkeziyetçilik ile sosyal Darwinist düşüncenin birleştiği bir ideolojik forma büründü. Bu yapı, tarihsel olarak Muaviye geleneğinde somutlaşan iktidar, güç ve mutlak otorite anlayışının, Sünni siyasal İslam üzerinden yeniden üretilmiş hâlidir. “Güç, kuvvet ve iktidar, ancak mutlak iradeye aittir” şeklinde özetlenebilecek bu teolojik metafor, sekülerleşmiş bir devlet aklına tercüme edilerek Türklük ideolojisinin kurucu unsurlarından biri hâline getirildi. Böylece siyasal iktidar, kendisini hem ilahi hem de tarihsel bir zorunluluk olarak meşrulaştırdı.
Bu zihniyet, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında yaşayan kadim halklara yönelik sistematik tasfiyeleri, tarihsel bir “zorunluluk” olarak kodladı. Ermenilere, Asuri-Süryanilere, Rumlara ve diğer yerli topluluklara uygulanan şiddet, rastlantısal değildir. Bu nedenle Türk devletinin Halep’teki Kürtlere yönelik saldırısı, sıradan çetelerin ya da Suriye geçici hükümetinin değil, Türk devletinin kurucu aklının bir ürünüdür. Kürtlere yönelik politikalar ise bu tasfiye sürecinin tamamlanmamış halkası olarak şekillendi. Soykırım, fiziksel imhanın yanı sıra dilin, hafızanın, mekânın ve politik öznenin ortadan kaldırılmasını hedefleyen çok katmanlı bir süreç olarak işletildi.
'Kardeşlik' söylemi nedir?
Buna göre; Türk–Kürt ilişkilerinde sıklıkla dile getirilen “kardeşlik” söylemi, tarihsel gerçeklikle örtüşmeyen ideolojik bir kurgudan ibarettir. Bu söylem, eşitlik ve karşılıklılık temeline dayanmıyor; hiyerarşi, tahakküm ve asimilasyon üzerinden inşa edilmiş. Tarihsel kayıtlarda Kürtlerin özne olduğu, siyasal iradesini özgürce ortaya koyabildiği eşitlikçi bir ortak yaşam pratiği yok. Dolayısıyla burada söz konusu olan kardeşlik değil, merkezi iktidarın periferiyi denetleme stratejisidir.
Devlet aklının tekçi saplantısı
Peki Kürtler neden sürekli trajedi yaşıyor? Bu soru kaderci ya da kültürel açıklamalarla geçiştirilemez. Sorunun yanıtı, etatist (devletçi) devlet aklının homojen toplum yaratma saplantısında yatıyor. Ortadoğu gibi çok katmanlı ve çoğulcu bir coğrafyada, tek kimlikli ve tek dilli bir ulus-devlet projesi zorunlu olarak şiddet üretir. Kürtler, bu şiddetin süreklileşmiş hedefi hâline geldi, çünkü varlıkları, bu ideolojik projenin ontolojik sınırlarını ifşa ediyor. Güncel gelişmeler, bu zihniyetin yalnızca geçmişe ait olmadığını açıkça gösteriyor. Halep ve çevresinde örgütlenen radikal güçlerin mobilizasyonu, bölgesel bir çatışmanın ötesinde tarihsel bir ideolojik hattın güncellenmiş hâlidir. Turancılık gibi yayılmacı fantezilerin, çöken anlam dünyasını iktidar yoluyla telafi etme çabasının dışavurumudur. Bu bağlamda şiddet, anlam üretmenin artık neredeyse yegâne yolu hâline geldi.
Anlamsızlık ve yıkım döngüsü
Son kertede Kürt trajedisi, yalnızca Kürtlerin meselesi değildir. Bu trajedi, iktidarı mutlaklaştıran, çoğulluğu tehdit olarak gören ve varoluşu tahakkümle özdeşleştiren bir uygarlık anlayışının iflasını temsil ediyor. Bu zihniyet aşılmadığı sürece Kürtler ile birlikte bu coğrafyada yaşayan tüm halklar anlamsızlık ve yıkım döngüsü içinde tükenmeye devam edecektir.
Hannah Arendt’in totalitarizm ile radikal kötülük arasında kurduğu ilişki, Nazilerin “nihai çözüm” olarak adlandırdığı ve milyonlarca insanın sistematik biçimde katledilmesiyle sonuçlanan soykırımı anlama çabasından doğdu. Arendt, bu vahşeti, bir kâbus olarak tanımlar ve bu kâbustan kaçmak yerine, ona tekrar tekrar dönerek anlamaya çalışmanın zorunluluğuna işaret eder. Bu deneyimi dehşet verici kılan unsurlardan biri, faillerin “sıradan” insanlar olmasıdır. Bu tarihsel tecrübe, belirli koşullar altında sıradan bireylerin dahi nasıl korkunç kötülükler işleyebileceğini gösterdi. Soykırımı hem Yahudi kimliğiyle hem de siyaset teorisyeni olarak anlamaya çalışan Arendt, bu sürecin salt kötülük kavramıyla dahi tam olarak kavranamadığını tespit eder. Arendt, Nazizmin ürettiği kötülüğü anlamlandırabilmek için Kant’ın “radikal kötülük” kavramına başvurur, ancak modern devlet aklının sistematik ve kurumsallaşmış şiddetinin, klasik ahlaki kavramlarla bütünüyle açıklanamayacağını da vurgular.
Hiç kimse kendini kandırmamalı
Bu bağlamda bizler, Türk devleti ile DAİŞ zihniyeti arasında niteliksel bir fark görmüyoruz. Türk devleti, bu zihniyeti uzun süre gizledi, uygun tarihsel ve siyasal koşulları kolladı, ancak Kürtlerin tarihsel hafızası bu sürekliliğe tanıklık ediyor. Bugün bu zihniyet, kendini güncelleyerek yeniden sahneye çıktı ve Kürtleri yok etmeye yöneldi. Hiç kimse kendini kandırmamalıdır; Kürtlerin büyük çoğunluğu, Halep’teki saldırının fiilî olarak Türk devleti tarafından gerçekleştirildiğinin farkındadır.
Dolayısıyla mesele açıktır; Kürtler siyasal ve hukuksal bir statüye kavuşmadığı sürece, tarihsel olarak “şamar oğlanı” konumuna mahkûm edilmeye devam edecektir.
Kürtlerin özneleşmesine tahammülsüzlük
Cihatçı mantık üzerinden örgütlenen ve homojen Sünni İslam anlayışını siyasal bir karakter hâline getiren Ortadoğu düzeni, statüsüz bir halk olarak Kürtlerin varlığını neredeyse imkânsız kıldı. Bu nedenle Türk devleti, Kürtlerin özneleşmesine tahammül edemiyor; DAİŞ ile kurduğu örtük ilişkiyi de bu zeminde sürdürüyor. Nitekim Kobanê sürecinde açığa çıkan bu gerçeklik, Halep gelişmeleriyle birlikte artık daha görünür hâle geldi. Türk devletinin Kürtlerle ilgili kullandığı “kardeşlik” söylemi, bugün birebir şekilde DAİŞ liderleri tarafından da tekrar ediliyor. “Kürtler güvencemiz altındadır” ifadesi, tahakkümün yeni dilinden başka bir şey değildir.
Batı'nın görmek istemediği
Nietzsche’nin “Çöl büyüyor; vay hâline içinde çöl taşıyanın” sözü, modern zamanların trajedilerini adeta önceden haber verir gibidir. Hitler’de ve DAİŞ zihniyetinde cisimleşen bu tinsel çoraklaşma, bugün Türk devlet aklında yeniden üretiliyor. Statüsüz Kürtler, cihatçı devlet mantığının kıskacında bir çölleşmenin eşiğine itildi. Dünya giderek bencilliğin ve anlamsızlığın karanlığına gömülürken, Batı devletleri bu tehlikenin farkında değildir. Oysa Kürtler kırılırsa Ortadoğu bütünüyle cihatçı bir alana dönüşecek ve bu durum Batı için de kaçınılmaz sonuçlar doğuracaktır. Nasıl ki Hitler Avrupa’yı Amerika’ya mahkûm ettiyse bugün de DAİŞ'leşmiş bir Ortadoğu, Batı’yı Türk devletinin güvenlik şantajına mahkûm edecektir.
İttihat ve Terakki’den beslenen, Turancılık hayaliyle pekiştirilen bu Jakoben ve Darwinist kötülük geleneği, uzun bir tarihsel sürekliliğe sahiptir. Ahmet ile Emin kardeştir. Ahmet direnişçidir, Emin onu devlete ihbar edince Ahmet, “Ez taştibim, tu jî şivî” der. Bu söz, Kürtlerin Türk devletinin nasıl bir karaktere sahip olduğunu ifade eder. Batı, bugün çıkarları gereği Kürtlere sırt çevirebilir, ancak kendisinin ne zaman “şîv” olacağını tarih gösterecektir. Metni, Kürtlerin Türklük için söylediği şu meşhur sözle bitirmek yerindedir: “Bextê Romê tune ye.
