Soykırım içeren büyük komplo

Zeki AKIL yazdı —

  • Türk devleti, Kürtlerin varlığını ve kimlik sahibi olmalarını güvenlik tehlikesi olarak kodladı, bunu kuşaktan kuşağa taşıdı. Bugün de Suriye’de Kürtleri soykırım kıskacına almış durumda.
  • Paris’teki anlaşma siyasi dengeleri değiştirdi. ABD onay vermeseydi Halep’e saldırı olmazdı. ABD isterse Dér Hafir’dan başlayıp bölgeyi cehenneme çevirecek savaşı durdurabilir.

ZEKİ AKIL

Türk devleti, yıllardır Kürt halkını ve kazanımlarını bertaraf etmek için yılmadan, usanmadan çalıştı. Cumhuriyet tarihini bir yana bırakalım, son yıllarda Kürt’ün nefes almaması için yapmadığını bırakmadı. Binlerce köy yakıldı, on binlerce insan 'faili meçhul'e götürüldü. Diyarbakır zindanı kötülükte dünyada nam saldı. Suriye iç savaşı başladığında da Türkiye tam kapasite içine daldı, "Irak’taki hatayı yapmamak" adına. Bu açıdan sahada DAİŞ, El Kaide gibi insanlığın gördüğü en kanlı, kıyıcı hareketleri bile destekledi. 'Kürt anasını görmesin' diye dünyada görüşmediği ve iş birliği yapmadığı bir güç kalmadı.

Halbuki bin yıldır Kürtlerle yaşayan Türk halkı, bu politikaya mahkum değildi ama devleti yönetenler ve iktidar olanlar, politika üretme yoluna gitmediler. Var olanı tekrarladılar. Bu da doğal olarak Türkiye’ye çok pahalıya patladı. Kürtler daha fazla zarar gördü ama Türkiye’nin geri kalan kısmı da kalkınmış, müreffeh ve demokratik bir sistem içinde yaşayamadı. Türkiye demokrasisi sürekli kan kaybetti.

Kürtleri 'tehlike' görüyorlar

Türkiye’yi yönetenler, sadece içlerindeki Kürtleri hedeflemekle sınırlı kalmadı. Sınırları dışında, diğer devletlerde yaşayanlara da düşmanlık yaptılar, hep önlerini kesmek için çalıştılar. Kürtlerin varlığını ve kimlik sahibi olmalarını kendileri için güvenlik tehlikesi olarak kodladılar, bunu kuşaktan kuşağa taşıdılar. Gelen iktidarlar/yönetimler, bu kalıpların dışına bir türlü çıkamadılar.

Bu anlayış ve politika, bugün Suriye’de Kürtleri soykırım kıskacına almış durumda. Halbuki Kürtlerin ne nüfus oranı ne de düşünceleri, Türkiye için bir tehlike içermiyor. Yoksul, kimliği ve varlığı reddedilmiş bir topluluk olarak en alta itilmişti. Suriye’de iç savaşla birlikte kendi bölgelerini korumak dışında bir arayışın ve pratiğini sahibi olmadılar. Buna rağmen DAİŞ gibi bir güç Kürtlere yöneltildi. Kürtler, çok ağır bedeller ödeyerek kendilerini koruma mücadelesi verdiler. Irak ve Suriye ordusu DAİŞ karşısında tutunamıyordu. Uluslararası güçler ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Kendi askerlerini de sahaya sürmek istemiyorlardı. Direnen ve savaşan Kürtleri desteklemeyi öyle önlerine koydular. Kobanê direnişinden sonra Kürtler, Uluslararası Koalisyon ile birlikte çalıştı ve insanlığı DAİŞ belasından kurtarmada öncü bir rol oynadı. Bunun dışında Kürtler kimseyle savaşmamış ve birilerine saldırmamış.

Türk devleti hep müdahil

Türkiye’yi yönetenler ise Kürt ne yaparsa yapsın, insanlığa büyük hizmetler sunsa da gün yüzü görmesinler politikasından şaşmadı. En son BAAS rejimi yıkıldığında bile ilk iş olarak Kürtlerin olduğu bölgeleri hedefledi ve Özerk Yönetim'i ortadan kaldırmaya çalıştı. O zaman dengeler kıvamını gelmediği için tasfiyeyi ertelediler. Bu ara QSD ve Şam yönetimi arasında ABD’nin girişimleriyle görüşmeler oldu ve 10 Mart Mutabakatı imzalandı. Bu çerçeve anlaşması birleşmeyi ve ortaklaşması kapsıyordu. O zamandan beri QSD ve Özerk Yönetim, herhangi yeni bir talepte bulunmuş değil ama Türk hükümeti sürece hep müdahil oldu. Bunu da hep olumsuz yönde yaptı. İsteseydi hızlandırıcı ve yapıcı bir rol oynayabilirdi.

Özerk Yönetim, güven artırıcı adımlar atmak, kolay sorunlardan başlayarak görüşmeleri sürdürmek istedi ama Türkiye’nin dayatması ve HTŞ’nin önce güvenlik demesiyle QSD’nin entegrasyonu öne alındı. QSD, sorun olmasın diye görüşmeleri kabul etti, sürdürdü. En son 4 Ocak’ta yine ABD arabuluculuğunda yapılan toplantıda da anlaşma sağlanmış ve iş imzaya kalmıştı. Şeybani’nin son anda müdahalesiyle imza işi ertelendi. Bunun bir komplonun başlangıcı olduğu çok kısa sonra anlaşıldı. İsrail, ABD ve Suriye’nin Paris toplantısından hemen sonra 7 Ocak’ta Halep’e saldırı başladı.

Paris'teki anlaşmadan güç

Şeybani’nin Türkiye’yle ilişkileri az çok biliniyor. Ayrıca Şam’la ne zaman bir görüşme olsa ve ilerleme sağlansa Hakan Fidan ve Yaşar Güler hemen devreye girer oldu. Bu girişimler, hem Suriye’de hem de Türkiye’de başlayan barış sürecine karşı bir darbe, provokasyon karakteri kazanır oldu. Paris’teki anlaşmada siyasi dengelerde bir değişim meydana geldi. Bölgede de konjonktürde değişimler vardı. Suriye’yi elinde tutmak için ABD gibi güçler, HTŞ yönetimine destek verme ve egemen kılmayı kabul ettiler. Türkiye ise Trump’ı ikna etmek ve QSD’yi denklem dışına itmek için uğraşıyordu. Bu iş için arada olan Tom Barrack da en uygun kişilikti. Barrack kendileriyle Koalisyon'da yer alan ve DAİŞ’e karşı savaşta on binlerce şehit ve yaralı vermiş Kürtlere, QSD ve özerk bölgeye sırtını döndü. Öyle ki; Şam ve Türkiye’nin Dér Hafir’a saldırmak için büyük yığınak yaptığı zamanda yapıcı rol oynamadı. Daha yıkıcı bir savaşın önünü almadı. Yine söyleyelim; ABD onay vermeseydi Halep’e böyle ağır bir saldırı olmazdı. ABD istese Dér Hafir’dan başlayıp bölgeyi cehenneme çevirecek bir savaşı durdurabilir.

Özerk Yönetim ve QSD, tezgahlanan bu komployu boşa çıkaramadı, önleyemedi. Yıkım ve acılar yine özgürlük ve demokrasi talep edenlerin, Kürtlerin payı oluyor.   

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.