‘Tarih melekleri’ ne zaman yanılır?
Toplum/Yaşam Haberleri —

Rojava için eylem, Paris /foto:AFP
- Rojava’da yaşanan tasfiye dayatmasına Kürt halkının tepkileri yükselirken afili laflarla emperyalizmden, saha gerçekliğinden söz eden “ben demiştim” aydınlarının arzuladığı konum, oyuncusu olmayan bir satranç tahtasının hakemlik pozisyonudur.
BİLGE AKSU
Pasajlar’daki “Tarih Kavramı Üzerine” bölümünde W. Benjamin’in bir benzetmesi var. Paul Klee’nin Angelus Novus tablosunu bir tarih meleği olarak betimliyor. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek ister gibi, gözleri sonuna kadar açık ve kanatları gergin. Bu melek geçmişe dönük halde tarihin yıkıntılarını, molozlarını izlerken zamanın rüzgarı kanatlarına dolduğu için, sırtını döndüğü geleceğe hareket halinde. Böylece geçmişe hayretle bakan tarih meleği, yönünü görmeden ilerlemeye devam ediyor.
Tarih melekleri her dönemde kendini gösterdi. 1917’nin Kautsky’si de geçmişe dönük tezlere saplanıp çıkamamış ve akıntının yönünü masa başından, kitaplarının sayfalarına bakarak tayin etmeye çalışmıştı. Kimi çevreler için referansı hala önemliyse tek sebebi kütüphanesinin yeterince dolu oluşu. Fakat tarihin gerçek bir öznesi olamadı.
İnsan zihni zamanın son noktasına ilişkin çalışıyor. O da tam olarak şimdiye, şu ana tekabül ediyor. Geçmişin muhasebesi on meseleden sekizinde dokuzunda önemli ve gerekliyse de, süregiden olaylarda duvara toslayabiliyor. Birazdan ne olacağını, hangi denklemlerin değişeceğini, rüzgarın ne yönden eseceğini tayin edemeyen zihinlerimiz için bir güvenlik alanı istiyoruz. Bu yüzden de geçmişe dönüp duruyoruz. Aslında zihin kuramının bizlere dayattığı bir zorunluluk bu. Teoride zihin kuramı ilk elden, başkalarının bize dair düşünceler geliştirebildiğinin, bizden bağımsız zihinlere sahip olduklarının bilincine erişmemizdir. Fakat bunu algılayabilmek için zaman kavramını da anlamamız şarttır. Düşünceler herhangi bir durakta durmayan, kendiliğinden akıp giden bir zincirse, başkasının bize dair düşüncelerinin olduğunu fark etmemiz, geçmişe dayalı bir çıkarımdır. Çünkü şimdiye ait düşüncelerimizde yer tutan bu çıkarım, karşımızdakinin en az bir anlık süre öncesinde algıladığımız herhangi bir bakışına, hareketine dayanmak zorundadır. Aynı zamanda insan zihni geleceği kesin olarak bilemeyeceğine göre, başkalarının bizimle ilgili daha sonra ne düşüneceğini kurgulamamız, geleceğe dönük bir tahmin değil, geçmişe ilişkin yorumlarımızdan ibarettir.
Tarih meleklerinin yanılgısı
Tarih meleklerinin temel yanılgısı, dünyanın bütün teorilerine hakim oldukları pozunu keserken, insanlığın belki de en tarihsel teorisini bile aşamamış olmalarıdır. Zihin kuramının dayattığı simülasyon, geleceği kurgulayamayan zavallı zihinlerimizin geçmişten ödünç alıp durduğu tecrübeleri kullanıp durmasıyla oluşur. Kimisi bunu siyaset teorilerinde yapar (ki en yakıcısıdır), kimisi sanat alanında, kimisi dümdüz bir spor müsabakasında. Masanın başından kalkmayan alimler gerçekliğin kendisini değil, zihinlerindeki simülasyonu oynatıp durdukları için, devam eden meselelere dair yargılarını üst perdeden vermekten çekinmezler.
Son günlerde Rojava’da yaşanan entegrasyon dayatmasına Kürt halkının tepkileri tüm dünyada yükselirken, kimi masa başı alimlerinin “Biz demiştik” tutumlarını böyle bir yerden ele almak gerek. Bu cümledeki zaman kipi her şeyden önce bir hatalar zincirinin sonucunda bu noktaya gelindiğini ima ediyor. Bundan kasıtlarıysa elbette 27 Şubat 2025’te ortaya konan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla somutlaşan yeni paradigma. Onlara göre ilk günah bu. Geçmişte bunun örneği var mıydı ki şimdi bunu denediniz diyorlar kısaca. Onlara göre şartlar uygun değil, zemin uygun değil, en başta da onların konforları uygun değil.
İdeolojik kimi sapmalar yahut karşı duruşlar da tarihin bir parçası. 27 Şubat olsun, 12 Mayıs olsun, 11 Temmuz olsun; buralarda alınan kararlara, atılan adımlara eleştiri getirmekte beis yok. Asıl problem bu zihinlerin gelecek simülasyonlarından dahi çekinerek, yalnızca geçmişe dönük saplantılar yaratmaları. Marksizmi sahiplenirken teorinin kendisinden çok, kendi Marksizm simülasyonlarını sahiplenmeleri. Devrimci mücadelede yeni virajlara girmeyi reddedip, geçmişin şarampollerini öne sürmeleri. Kendilerinin de sıklıkla kullandığı sıfatı ortaya koymaktan çekinmeyelim; bu sinik entelektüellerin temel problemi kendi bildikleri mücadele alanından farklı, yeni ve risklere açık girişimlere, sırf zihinlerinin konforu için kapalı olmaları. Belki de son 30 yılın en fazla sosyalizm konuşulduğu Kasım ayında ortaya koydukları performans bunun çıktısı.
Bu tür alimler varoluşları gereği geçmişte yaşarlar. Olup bitmiş, bütün veçheleri ortaya konmuş tarihsel tezler, akademik çıkarımlar ve deney-gözlem sonuçlarına dayalı bir bakışları vardır. Hatta bir adım ileri gidelim, bu kişiler siyaseti, akademiyi ve teoriyi bir kenara bıraktıkları gündelik durumlarda dahi geçmişte yaşamayı, geçmişe ilişkin fikirler üretmeyi alışkanlık edinmiştir. Kültürel alanlarda evvelce çekilip önlerine konmuş (ilk gösterim olsa dahi) filmleri izleyip, halihazırda tüm rötuşları atılmış albümler dinlerler. Edebi olarak çıtayı arşa koymuş kitaplar, gerilimin doruklarına ulaşmayı arzuladıkları kimi oyunlar dahi önceden tasarlanıp sınırları çizilmiş içeriklerdir. Bunlara maruz kaldıklarında zihinleri en fazla, birazdan neler olacağını bilmedikleri ama yeterince sabrederlerse her şeyi öğrenecekleri bir yapay bilinmezliğin çevresinde gezinir. Gerçek zamanlı bir aktivitede, beş dakika içinde tüm sonuçlara açık bir mücadelenin takibini yapmakla aynı şey değildir bu.
“Ben demiştim” aydınları’
Gerçek zamanlı bir müsabakada, 85. dakikaya birkaç sıfır yenik ulaştığınızda bile bütün sonuçlar önünüze serilmiş, ihtimallere açık bir oyunu izliyorsunuz demektir. Beş dakika içinde iki gol atabilir, sevinirken kırmızı kart görebilirsiniz. 88’de oyuncu değişikliği yapsanız da hakem 89’da maçı taşkınlık sebebiyle tatil edebilir. Hadi bu olmadı, 90. dakikada tribün çökebilir yahut 90+3’te penaltıdan bir gol daha yiyebilirsiniz. Böylesi bir benzerliği kurmaktan ben de hoşlanmıyorum ama masa başı alimleri 85. dakikada tribünleri terk edip takımı ıslıklamaya başlayan o tuhaf insanların ta kendisidir. Maç hangi sonuçla biterse bitsin, “Ben demiştim” refleksi kendine kazanacak bir yol bulur. Ben demiştim, bu kadroyla olmaz da diyebilirler, bir sonraki maçta hezimeti göreceksiniz de diyebilirler.
Hepimiz biliyoruz ki tarih devrimci mücadelelerle dolu. Bunların büyük kısmında da amaca ulaşmak mümkün olmamış. İlle de sol/sosyalist çerçeveden bakmaya gerek yok. Fransız köylüsünün verdiği mücadele de, ABD’deki siyah komünitenin varolma savaşı da benzer merhalelerden geçmiş. Hepsinde tarihin “şimdisinde” durup geçmişe bakarak itidal çağrısı yapanlar, akıl verenler, insancıl hislere sakladıkları konfor düşkünlüğünde ısrar edenler olmuş. Barış girişimlerini sanki eş dostla yapmak mümkünmüş gibi, “düşmanla” işbirliği yaftasıyla eleştirenler olmuş. Devrimleri gerçek kılanlar ise tarihin “şimdisinde” konumlanarak her sonuca gebe bir mücadeleyi yönetebilenler arasından çıkmış. Söz konusu 8-10 dakikada topyekun bir mağlubiyetin de, tarihi bir zaferin de ihtimaller dahilinde olduğunu bilenler, geleceği görmenin mümkün olmayacağını ve mücadeleyi sürdürmek dışında bir yollarının bulunmadığını da bilenlermiş aynı zamanda.
Öngöremeyeceğimiz kadar kısa bir süre içinde Rojava’da bir soykırım da yaşanabilir, bir devrimin son düğümleri de atılabilir. Sahadaki gerçekliği masa başından tayin etmeye çalışan zihinler için bu durum, bir futbol müsabakasının bahis oranlarına bakarak sonuç tayin etmeye benzese de tabelayı yazacak olanlar sahada oyunu sürdürenlerdir. Mücadele devam ederken afili laflarla emperyalizmden, dengelerden, saha gerçekliğinden söz eden “ben demiştim” aydınlarının arzuladığı konum, oyuncusu olmayan bir satranç tahtasının hakemlik pozisyonudur. Hiçbir oyuncunun bulunmadığı müsabakanın hakemi olmak, konforu arzulayan bütün zihinlerin ortak rüyasıdır.















