Güney Amerika'da demokrasinin kesik damarları (1)

Dosya Haberleri —

Brezilya Mercosul Zirve/ foto:AFP

Brezilya Mercosul Zirve/ foto:AFP

  • Sosyolog ve gazeteci, “Jacobin Latin America” editörlerinden Pedro Perucca ile Güney Amerika’daki güncel siyasal yönelimleri konuştuk.
  • ABD güçleri, herhangi bir kanıt sunmaksızın uyuşturucu kaçakçılığı yaptıklarını iddia ederek birkaç küçük Venezuelalı tekneyi batırmış, hatta yalnızca birkaç gün önce Venezuela kıyıları açıklarında bir İran petrol tankerine el koymuştu. Öte yandan dünya genelindeki sağcı güçler ve onlarla müttefik medya organları, Venezuela’yı suçlu bir “diktatörlük” olarak damgalıyor.
  • ABD’nin Venezuela’yı “diktatörlük” olarak nitelemesi elbette, ülkenin stratejik petrol kaynakları üzerinde denetim kurma arzusundan kaynaklanmaktadır. Bu, Juan Guaidó ve María Corina Machado gibi tarihsel bir ağırlığı olmayan, vasat ve itibarsız figürlere - ABD’nin kuklalarına - verilen desteği ve ülkeye karşı yürütülen acımasız ekonomik saldırıyı açıklar.

DEVRİŞ ÇİMEN

Güney Amerika, bir yandan Venezuela-ABD hattında sertleşen jeopolitik gerilimler, diğer yandan 2025’e yayılan seçim süreçleriyle birlikte liberal demokrasinin daha görünür hale geldiği bir döneme girmiş durumda. Arjantin’den Şili’ye, Ekvador’dan Bolivya’ya sağ popülist iktidarların yükselişi çoğu zaman yalnızca ekonomik krizlerle açıklansa da, bu aynı zamanda solun iktidar pratiğinde demokrasiyi kurumsallaştıramamasının ve toplumsal bir alternatif üretememesinin de sonucu. İktidarı dönüştürücü bir araç olarak değil, yönetilmesi gereken bir alan olarak ele alan ilerici deneyimler, kalıcı çözümler üretemedikçe sağın geri dönüşünü kolaylaştırıyor. Bu kriz yalnızca kıtaya özgü değil, solun küresel ölçekte “seçenek olma” kapasitesini gerileten daha geniş bir soruna işaret ediyor. Bu kriz geçtiğimiz günlerde Venezüella Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun eşiyle birlikte ABD tarafından gövde gösterisi yapılarak mafya vari yöntemle evinden kaçırılmasıyla daha da derinleşti. Uluslararası hukukun hiçe sayıldığı Birleşmiş Milletleri'n de sadece izlemekle yetindiği bu olay ise demokrasinin geldiği noktayı gösteriyor. Biz de Güney Amerika’daki güncel siyasal yönelimleri ve demokrasinin içinde bulunduğu sıkışıklığı Sosyolog ve gazeteci, “Jacobin Latin America” editörlerinden Pedro Perucca ile konuştuk.

Pedro Perucca

Son yıllarda Güney Amerika’da neler oldu ve şu anda durum ne? 

Sözde Latin Amerika “Pembe Dalga”sının (Kabaca 1998-2012) ardından, muhafazakar bir karşı taarruz yaşandı ve Arjantin (2015), Brezilya (2016) ve Şili (2017) gibi kilit ülkelerde çeşitli sağcı güçler yeniden iktidara geldi. Ancak Donald Trump’ın ilk başkanlığı da dahil olmak üzere, bu hükümetler daha sonra yeniden seçilmeyi başaramadı. Bu durum, bugün içinde bulunduğumuz dönemin önünü açtı: İlerici ve muhafazakar hükümetler arasında gidip gelinen, ancak hiçbir tarafın kendisini tam olarak tahkim edemediği bir dönem. 2018’de, önceki ilerici dalganın parçası olmayan bir ülke olan Meksika’da Andrés Manuel López Obrador’un zaferiyle başlayan “İkinci Pembe Dalga”nın temel sorunu, bazı durumlarda bu yönetimlerin seleflerinden bile daha az radikal olmasıdır. Bu hükümetler, iktidar ilişkilerinde herhangi bir yapısal dönüşüme girişmeden, mevcut düzeni sadece daha verimli biçimde yönetmeyi hedefledi. Bu nedenle, ortalama ücretleri ciddi biçimde artıran ve milyonlarca insanı yoksulluktan çıkaran “yeniden dağıtımcı” politikalar izleyen Meksika istisna olmak üzere, bu ilerici hükümetler büyük ölçüde sağın daha güçlü bir geri dönüşünden önceki bir ara dönem işlevi gördü. Bunun en çarpıcı örneği, 2019’dan itibaren Alberto Fernández ve Cristina Fernández de Kirchner yönetimindeki Arjantin’dir.

Donald Trump ve Nicolás Maduro / foto:AFP

Derin bir siyasi kriz ve kontrolden çıkan enflasyonla damgalanan son derece sorunlu bir yönetim, Javier Milei’nin zaferinin zeminini hazırladı. Bu, Nancy Fraser’ın “neoli beral ilerlemecilikler” olarak tanımladığı hükümetlerin trajedisidir. Çok kültürlülük, kapsayıcılık, çeşitlilik ve feminizm gibi ilerici kültürel gündemlerin; eşitsizliği, güvencesizliği ve toplumsal hoşnutsuzluğu derinleştiren ekonomik politikalarla birleşmesi, sonunda sağı beslemekte ve gerçekten dönüştürücü sol projelerin önünü tıkamaktadır. Bugün kıtanın büyük bir bölümü hala bu gidip gelme döngüsüne sıkışmış durumda; ancak ikinci Trump yönetimi altında ABD’nin artan müdahaleleriyle şekillenen, giderek daha zor ve daha sağa kayan bir senaryo söz konusu. Hegemonik krizinin bir parçası olarak ve Çin’le giderek keskinleşen jeopolitik rekabet bağlamında ABD, dünyanın polisi olma iddiasından kademeli olarak vazgeçip, Monroe Doktrini’nin “arka bahçe” olarak tanımladığı bölgeye yeniden odaklanıyor; aynı zamanda son yıllarda kayda değer bir varlık göstermeye başlayan Asya devinin (Çin) nüfuzunun pekişmesini engellemeye çalışıyor. Bu, Latin Amerika için kötü bir haber. Nitekim Venezuela’ya yönelik saldırıların tırmanmasında ve ABD’nin bölge genelindeki artan müdahalelerinde bu durum açıkça görülüyor.

Javier Milei / foto:AFP

Kendini “anarko-kapitalist” olarak tanımlayan Devlet Başkanı Milei, neoliberal politikaları ve sert kemer sıkma önlemleri Arjantin’de ekonomik ve siyasi istikrarsızlığa yol açmışken neyi hedefliyor? Mevcut gelişmeler, Arjantin’in 2001’deki ekonomik çöküşünden önce zaten var olan kronik siyasi durumu mu yansıtıyor?

Javier Milei’nin başkanlığının yapmaya çalıştığı şey, bazı analistlerin uzun süredir devam eden bir “hegemonik çıkmaz” olarak tanımladığı duruma son vermektir. Bu çıkmazda Arjantin işçi sınıfı, alternatif bir siyasal-ekonomik proje dayatamasa da, üretim ilişkilerinin kapsamlı bir neoliberal dönüşümünü onlarca yıl boyunca bloke etme kapasitesini koruyabilmiştir. Bugün hedeflenen, bu tıkanıklığı aşmak için stratejik bir yenilgi dayatmak ve halen bloke durumda olan kapitalist birikim sürecinin yeni aşamasını yeniden başlatmaktır. Elbette bunun bedeli, işçiler açısından tarihsel kazanımların ve hakların kaybı, önemli bir ulusal orta sınıfın yıkımı ve Arjantin’de hala güçlü varlığını sürdüren, ücretsiz sağlık ve eğitim gibi pek çok hakkı güvence altına alan refah devletinin tasfiyesi olacaktır. Sendikal örgütler de saldırı altında. Sözde “Birinci Peronizm” (Arjantin'de 1946-1955 arasında ve 1973-1974'te devlet başkanlığı görevinde bulunan Juan Peron'un popülist ve milliyetçi politikaları) dönemindeki tarihsel zirvelerinden bu yana istikrarlı bir gerileme yaşamış olsalar da, hala önemli bir rol oynamaya devam ediyorlar. Şu anda bu saldırının ön cephesinde, son derece gerici ve emek karşıtı bir reform olan “çalışma yaşamının modernizasyonu” yasa tasarısı bulunuyor.

Krizlerine rağmen Milei’nin “liberteryen” deneyi, diğer sağ projelerin başaramadıklarını başardı. Görevdeki iki yılı boyunca, ücretlerde ve haklarda tarihsel kayıplar anlamına gelen benzeri görülmemiş bir kemer sıkma programını hayata geçirmek için, yeni bir dijital ekosistemin sunduğu avantajları sonuna kadar kullandı: botlar, yayıncılar (streamerlar), sosyal ağlar ve “meme kültürü” aracılığıyla gündelik nefreti büyüttü, bireycilik ve acımasızlığa dayalı yeni bir pedagojiyi pekiştirdi. Bu yolla gerici söylemini özellikle gençler (özellikle de açık biçimde antifeminist bir ideoloji vurgusuyla genç erkekler) arasında, halk kesimlerine taşımayı başardı ve bunun kalıcı bir sağ güç oluşun u teyit etti. Ülkenin karşı karşıya olduğu inkar edilemez ekonomik ve siyasi krize, rekor düzeylerde sanayi kapanışlarına, işsizliğe ve yoksulluğa, yolsuzluk skandallarına ve devletin uyuşturucu kaçakçılığıyla olan bağlantılarına rağmen hükümet, 26 Ekim’de yapılan ara seçimleri kazanmayı başardı. Bu, kısmen örgütlü bir muhalefetin yokluğundan ve iktidarın yenilgisinin daha derin bir ekonomik krizi tetikleyeceği korkusundan ama her şeyden önce ABD hükümetinin seçimlere doğrudan müdahalesinden kaynaklandı. Milei’yi desteklemek için benzeri görülmemiş bir ekonomik kurtarma paketi devreye sokuldu. Milei, Trump ve soykırımcı Netanyahu ile tamamen hizalanmış durumda. Ancak bu seçim zaferi, kısa vadede artan siyasi ve ek onomik çatışma ihtimalini ortadan kaldırmıyor. Mevcut an, toplumsal örgütlerin çok daha zayıf olması ve yurttaşlar arasında daha derin bir öznel kriz yaşanması nedeniyle 2001’deki halk ayaklanmasına giden süreçle kıyaslanabilir olmasa da, Arjantin, gerici planlara karşı siyasallaşma, örgütlenme ve sokak direnişi konusunda uzun bir geleneğe sahiptir. Ben güvenimi hala bu geleneğe bağlıyorum.

Nicolás Maduro ve Hugo Chávez / foto:AFP

Hugo Chávez’in 1999’dan itibaren izlediği ve Nicolás Maduro’nun 2013’ten bu yana sürdürdüğü politikalar Venezuela’yı tam anlamıyla kurumsallaşmış bir demokrasiye götürmedi. Daha önce pek tanınmayan bir muhalefet siyasetçisi olan Juan Guaidó, 2019’da kendisini “geçici devlet başkanı” ilan etti. Geçtiğimiz aylarda muhalefet lideri María Corina Machado’ya Nobel Barış Ödülü verildi. Guaidó ve Machado neye karşı çıkıyor?

Venezuela son derece karmaşık ve özetlemesi zor bir vakadır; çünkü analizlerinde sıklıkla kutuplaşmış tutumlar hakim olur ve bu da anlamayı zorlaştırır. Solun bir kesimi, Chávez ve Maduro yönetimleri arasında yeterli ayrım yapmadan ve ülkenin tüm sorunlarını ABD’nin siyasi, ekonomik ve askeri saldırganlığına bağlayarak Venezuela’yı eleştirel süzgeçten geçirmeden savunmayı sürdürmektedir. Diğer yandan da, yalnızca paramiliter güçlerin saldırıları değil, aynı zamanda ABD silahlı kuvvetlerinin müdahaleleri de söz konusu. ABD güçleri, herhangi bir kanıt sunmaksızın uyuşturucu kaçakçılığı yaptıklarını iddia ederek birkaç küçük Venezuelalı tekneyi batırmış, hatta yalnızca birkaç gün önce Venezuela kıyıları açıklarında bir İran petrol tankerine el koymuştu. Öte yandan dünya genelindeki sağcı güçler ve onlarla müttefik medya organları, Venezuela’yı suçlu bir “diktatörlük” olarak damgalıyor; bunu yaparken, müttefik diğer petrol üreticisi ülkelerdeki vahşi insan hakları ihlallerinin sessizce tolere edilmesiyle karşılaştırıldığında son derece çifte standartlı bir tutum sergilemektedir.

Elbette Venezuela ne bütünüyle budur ne de öteki. Hugo Chávez’in 1998’de göreve gelmesinden bu yana - ki rakipleri tarafından derhal “diktatör” ilan edilmişti - sözde Bolivarcı Devrim, demokratik niteliği Carter Center gibi kuruluşlarca tartışmasız biçimde onaylanan onlarca seçimi kaza nmıştır. Bununla birlikte, Chávez’in tartışmalı ölümünün ardından Nicolás Maduro yönetimi altında devamlılık, özellikle halkın doğrudan özne olma kapasitesinin zayıflaması bakımından bir dizi gerilemeye yol açtı. Chávez’in devrimin “canlı kalbi” olarak tanımladığı “komünler”in rolü, silahlı kuvvetler ve Venezuelalı devlet petrol ve doğalgaz şirketi olan PDVSA’daki petrol yönetiminden elde edilen devasa karlarla zenginleşen “Boliburjuvazi” içinde bürokratik yapılar ve güç yoğunlaştı; son seçim süreçlerinin şeffaflığına ilişkin kuşkular da arttı.

ABD’nin Venezuela’yı “diktatörlük” olarak nitelemesi elbette, ülkenin stratejik petrol kaynakları üzerinde denetim kurma arzusundan kaynaklanmaktadır. Bu, Juan Guaidó ve María Corina Machado gibi tarihsel bir ağırlığı olmayan, vasat ve itibarsız figürlere - ABD’nin kuklalarına - verilen desteği ve ülkeye karşı yürütülen acımasız ekonomik saldırıyı açıklar. Ancak bugün, tüm solun yükselen emperyalist saldırılara karşı Venezuela’yı kuşkusuz savunması gerekirken, aynı zamanda Venezuela’nın devrimci hareketlerin eleştirel süzgeçten geçirmeden gururla sahiplenebileceği bir örnek olmadığı da bilmek gerekir.

Gustava Petro / foto:AFP

Kıtanın en önemli ülkelerinden biri olan Kolombiya’da çatışmaları sona erdirmek için barış süreçleri yürütülmüş olsa da istikrarsızlık hala baskın. Demokrasiyi ve barışı kurumsallaştırmak için hangi adımlar atılıyor?

Kolombiya örneği, Latin Amerika’da benzersizdir. Çünkü demokrasiyi ve barışı pekiştirme çabaları; onlarca yıllık silahlı çatışma, derin toplumsal eşitsizlik ve tarihsel olarak muhafazakar elitler tarafından ele geçirilmiş bir kurumsal yapı ile şekillenmiş bir ülkede yürütülmektedir. Bu bağlamda, Gustavo Petro’nun 2022’de iktidara gelişi, ülke tarihindeki ilk solcu başkanlık - ya da en azından yaklaşık 80 yıl boyunca süren sağ hükümetlerin ardından gelen ilk solcu yönetim - anlamına gelmektedir. Bu durum siyasal ve simgesel bir dönüm noktasıdır ancak yönetimin karşılaştığı pek çok güçlük de tam olarak bu benzeri görülmemiş yenilikten kaynaklanmaktadır. Petro yönetimi, on yıllar boyunca kökleşmiş muhafazakar, ırkçı ve sınıfsal anlayışı dönüştürmeye çalıştı. Üstelik bu anlayış, ABD’nin yıllarca “uyuşturucuyla savaş”ın ikiyüzlü söylemi aracılığıyla Kolombiya’yı bölgesel hedeflerine tabi kılmasına verdiği destekle de güçlenmişti. Petro hükümetinin temel dayanaklarından biri, 2016’da FARC ile imzalanan anlaşmaların yeniden canlandırılmasını ve genişletilmesini, diğer silahlı aktörlerle müzakerelerin ilerletilmesini ve aynı zamanda çatışmanın yapısal nedenlerinin ele alınmasını hedefleyen “tam barış” (paz total) politikasıdır. Bu çerçevede tarım reformu, toprak iadesi, köylü ekonomilerinin güçlendirilmesi ve Yerli il e Afro-kökenli halkların ikincil ya da tabi aktörler olarak değil, demokratikleşmenin merkezi özneleri olarak - tanınmasına yönelik politikalar hayata geçirildi. Bunlara, toplumsal katılımı genişletmeyi ve yeni demokratik kurumlar yaratmayı amaçlayan bir gündem eşlik etti. Tarihsel olarak terk edilmiş bölgelerde devletin varlığının artırılması ve onlarca yıl boyunca egemen olan militarist yaklaşımla açık bir söylemsel kopuş da bu çabanın parçasıdır.

Ayrıca ilk kez, açık biçimde anti-emperyalist söylemlerle birlikte Filistin mücadelesine destek ve daha önce Kolombiya’nın resmi söyleminde yer almayan pek çok başlık gündeme geldi. Ancak bu ilerlemeler pekiştirme sürecinde ciddi zorluklarla birlikte var oldu. Hükümet, kilit kurumsal kaldıraçları elinde tutmaya devam eden iş dünyası, medya ve siyasal çevrelerden güçlü bir direnişle karşı karşıya. Buna, parçalı bir siyasal sistemin yarattığı kısıtlık ve yürütmenin önerdiği yapısal reformları desteklemeye isteksiz bir parlamentonun varlığı ekleniyor. Ayrıca bazı bölgelerde şiddetin sürmesi - silahlı grupların, yasa dışı ekonomilerin ve yerel aktörlerin toprak denetimi için rekabet etmeye devam etmesi - barışın yalnızca resmi anlaşmalara indirgenemeyeceğini, derin toplumsal dönüşümler ve uzun vadeli planlama gerektirdiğini de gösteriyor. Bu bağlamda Kolombiya’da demokrasinin ve barışın kurumsallaştırılması ve toplumsallaştırılması, açık ve çekişmeli süreçler olarak devam ediyor. Kuşkusuz Petro hükümeti, bu sorunları köklerinden ele almaya yönelik şimdiye kadarki en ciddi girişimi ortaya koymuş; devlet, toprak ve toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasını gündeme taşımıştır. Bu çabanın başarısı ve sürekliliği, bu siyasal yönelimin kalıcı politikalara dönüştürülebilmesine, toplumsal mutabakatın genişletilmesine ve engelleme ile gayrimeşrulaştırma girişimlerine direnilebilmesine bağlı olacaktır. Varılacak bir nokta olmaktan ziyade, mevcut deneyim Kolombiya’da demokrasinin hala bir mücadele alanı olduğunu; barışın hem kurumlar içinde hem de toplumsal çoğunluğun gündelik yaşamında verilen bir mücadeleyle inşa edildiğini göstermektedir.

Not: Bu söyleşimiz Maduro'nun kaçırılmasından önce yapılmıştır.

Yarın: Son 20 yılda kıtanın en dinamik siyasal aktörleri haline gelen kadınlar, feminist hareketler ve yerli halkların mücadelesi.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.