Sessiz bir birakûjî
Dosya Haberleri —

Kavga
Uzun yıllar 'birakûjî' üzerine çalışan araştırmacı-sosyolog Özcan Kırbıyık ile Kürdistan'a dayatılan sosyolojiyi konuştuk:
- Bugün Kürdistan’da sokak ortasında birbirini vuran insanların oluşturduğu tabloyu, bir 'bireysel suç artışı' olarak görmek mümkün değil. Bu, çok daha derin bir toplumsal dönüşümün belirtisidir. Kamusal alan daraltıldı; belediyeler işlevsizleştirildi, sivil toplum baskılandı, toplumsal söz söyleme kanalları kapatıldı.
- Haliyle ortaya çıkan bu boşluğu, paramiliter grupların merkezinde olduğu ölçüsüz bireysel güç gösterileri, sosyal medyaya taşan 'reislik performansları' ve cezasızlığın normalleştiği mikro iktidar alanları doldurmaya başladı. Bu nedenle bugün yaşanan şiddet dalgası, ne münferittir ne de anlık.
ROJHAT ABİ
Kürdistan’da son yıllarda art arda yaşanan sokak çatışmaları, silahlı hesaplaşmalar, uyuşturucu suçları ve özellikle gençler arasında yaygınlaşan şiddet ve mafyatik örgütlenmeler, “bireysel suç” artışı olarak değerlendirmenin çok ötesine geçmiş durumda. Araştırmacı-sosyolog Özcan Kırbıyık’a göre bu, uzun vadeli toplumsal bir dönüşümün göstergesi. Belediyeler işlevsizleştirildi, sivil toplum baskılandı, toplumsal söz kanalları kapatıldı. Ortaya çıkan boşluğu paramiliter gruplar ve sanal medyadaki “aşiret reisliği” performansları doldurdu.
Uzun yıllar “birakûjî” üzerine çalışan ve yüksek lisans tezini 'Modern Kürt Siyasal Hayatında Birakujî (Kardeş Katli) Olgusu: Şemdinli Örneği (1978 ve Sonrası)' başlığıyla tamamlayan Kırbıyık ile Kürdistan’daki iç şiddetin artışını, genç nesildeki dönüşümü ve devlet destekli aşiret yapılarını konuştuk.
Genel olarak Kürdistan’da kamusal alanın giderek bireysel şiddetle kuşatıldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Sizce nasıl tablo ile karşı karşıyayız?
Açıkçası bugün Kürdistan’da sokak ortasında birbirini vuran insanların oluşturduğu tabloyu, sıradan bir 'bireysel suç artışı' olarak görmek mümkün değil. Bu, çok daha derin bir toplumsal dönüşümün belirtisidir. Kamusal alan aşama aşama daraltıldı; belediyeler işlevsizleştirildi, sivil toplum baskılandı, toplumsal söz söyleme kanalları kapatıldı. Haliyle ortaya çıkan bu boşluğu, paramiliter grupların merkezinde olduğu ölçüsüz bireysel güç gösterileri, sosyal medyaya taşan 'reislik performansları' ve cezasızlığın normalleştiği mikro iktidar alanları doldurmaya başladı. Bu nedenle bugün yaşanan şiddet dalgası, ne münferittir ne de anlık. Toplumsal alanın daraltılması ile yerel güç odaklarının büyümesi arasındaki bağ, artık gözle görülür biçimde ortaya çıkmıştır. Küçük bir yol verme tartışmasının bile herkesin gözü önünde kanlı bir hesaplaşmaya dönüşebilmesi, bize çok önemli bir şeyi gösteriyor: Kurumsal şiddetin Kürdistan’da uzun yıllara yayılan 'güvensizlik üretme' stratejisi, artık Kürt kamusal yaşamının en günlük davranış kodlarına kadar sızmış durumda. Bu süreçte korku, güvensizlik ve belirsizlik duyguları insanları bireysel korunma refleksine yöneltti. Bunun doğal sonucu ise toplumsal bağların zayıflaması, birlikte yaşama kültürünün çözülmesi ve feodal şiddetin kişisel bir 'hak arama yöntemi’ne dönüşmesi oldu. Bugün ortaya çıkan sokak şiddeti, aslında bu uzun vadeli toplumsal mühendislik ve kurumsal baskı politikalarının birikmiş sonucudur.
Bu şiddeti doğuran ve/veya besleyen temel etkenler nelerdir? Siz nasıl okuyorsunuz?
Bence Kürdistan’da son yıllarda artan şiddet temel bazı dinamiklerden besleniyor. Bunların en süreklisi, devletin uzun bir zamana yayılan ve neredeyse Kürt toplumunun bütün tarihsel varlığıyla paralel ilerleyen güvenlikçi politikalarıdır. Devletin Kürt coğrafyasındaki en istikrarlı yaklaşımı, paradoksal biçimde, 'toplumsal istikrarsızlık üretmek' olmuştur. Kürtlerin ekonomik, kültürel ve siyasal farklılıklarına rağmen güçlü bir toplumsal dayanışma örgütü oluşturabilmesi, devlet açısından daima potansiyel bir kriz olarak görülmüştür. Bu nedenle, Kürdistan’daki toplumsal dayanışma ağlarının dağıtılması, merkezi yönetimlerin pratiklerinin kalıcı unsurlarından biri haline gelmiştir. Tam da bu nedenle 1927’den 1952’ye kadar bu politika Umumi Müfettişlikler üzerinden yürütüldü. Bu uygulamalar daha sonra farklı formlarda yeniden üretildi: Kayyum rejimleri, sürekli askeri operasyon hali, köylerde ve şehir merkezlerinde kesintisiz sosyolojik ve psikolojik baskı gibi… Bu politikaların temel amacı, elbette ki Kürt toplumsal dayanışmasını parçalamak, güven ve örgütlü yaşam duygusunu aşındırmaktı.
Yakın tarihteki önemli kırılma anları nelerdir?
2015 öncesine kıyasla Kürt Özgürlük Hareketi’nin kent yaşamındaki görünürlüğünün nispi azalışı, yeni bir boşluk yarattı. Tam da bu boşlukta 'sanal aşiret reisleri', sahte temsil makamları ve devletle uyumlu çalışan aşiret dernekleri ortaya çıktı. Son yıllarda Kürdistan’daki güç boşluğunu yalnızca geleneksel yapılar değil; iktidar tarafından desteklenen Hüda-Par ve ona müzahir yeni siyasal-dini oluşumlar ile bunların etrafında şekillenen paramiliter gruplar da görünür olmaya başladı. Bu grupların bir bölümü, Hizbullah’la ideolojik akrabalık üzerinden örgütlenerek Kürt kentlerinde küçük ama etkili 'seriye' tarzı yapılara dönüştü. Kobanê süreci sırasında Êlih ve Amed gibi kentlerde ortaya çıkan ve kendilerini ‘Şeyh Said Seriyyeleri’ olarak tanıtan paramiliter grup bunun en görünür örneğiydi. ‘Şeyh Said Seriyyeleri’ adıyla Twitter hesabı açan bu paramiliter grup, IŞİD’in Kobanê’yi ele geçirmesini alenen destekleyen paylaşımlar yaptı. Aynı şekilde, kırsaldaki koruculuğun kent karşılığı haline gelen bekçilik sistemi, mahalle düzeyinde iktidarın denetim kapasitesini genişletti. Böylece ortaya çıkan tablo, sıradan bir güvenlik tedbiri olmaktan çıkarak Kürdistan’daki toplumsal alanı yeniden şekillendirmeyi hedefleyen bir iktidar stratejisinin parçasına dönüştü.
Peki bugüne baktığımızda, şiddet özellikle yeni Kürt jenerasyonu arasında neden popüler hale geldi?
İşsizlik, derinleşen yoksulluk, madde bağımlılığındaki artış ve düzensiz göç gibi faktörler, özellikle genç erkekleri şiddete en açık hale getiren kapitalist modernite düzeninin somut yansımalarıdır. Bu koşullar altında büyüyen gençler için şiddet, giderek sınıfsal, kültürel ve politik anlamlarından arındırılmış bir 'kendini var etme biçimi' işlevi kazanmaya başladı. Burada artık yalnızca ekonomik bir yoksunluktan değil, aynı zamanda anlamsal bir yoksunluktan söz ediyoruz. Bu süreç, toplumsal ve siyasal düzene müdahil olma umudunu büyük ölçüde yitirmiş depolitize edilmiş bir gençlik tabakasının ortaya çıkmasına neden oldu. Siyasal kanalların kapanması, örgütlü mücadele geleneklerinin zayıflaması ve kolektif eylem biçimlerinin baskılanması, gençlerin bir kısmını daha bireysel, daha kırılgan ve daha kontrolsüz bir hayatta kalma mantığına itti. Tam da bu nedenle, özellikle 2016 sonrasında Kürt gençlerinin İstanbul gibi büyük kentlerde hızla yaygınlaşan 'yeni nesil mafyacılığın' ağına düşmesi tesadüf değildir. Bu mafyatik yapılar, ekonomik yoksunluk ile siyasal umutsuzluğun birleştiği zeminde gençlere hem maddi bir çıkış kapısı hem de sahte bir 'güç hissi' sunarak çekim merkezi haline gelmiştir. Burada şunu eklemek isterim ki; ‘Casperlar’, ‘Redkitler’ ve ‘Daltonlar’ gibi ilk bakışta çocukluk anılarını hatırlatan, masum veya estetik çağrışımlar yapan grup isimleri, aslında büyük kentlerde ortaya çıkan yeni mafyatik örgütlenmeleri perdeleyen bir dil stratejisine dönüşmüş durumda.
Özellikle Wan ve Colemêrg’te son zamanlarda aşiret yapılarının kurumsallaşması ve artan mobilizasyonu da dikkat çekiyor. Sizce bu süreç nasıl ve neden başladı?
Kürdistan’daki aşiret derneklerinin bu kadar hızlı ve yoğun biçimde çoğalması, bana göre kendiliğinden ortaya çıkan doğal bir toplumsal gelişme değil. Aksine, bu süreç devletin uzun süredir yürüttüğü, 1980’lerin koruculuk sistemiyle benzer nitelikler taşıyan bir sivil nüfuz alanı oluşturma politikasının parçası olarak okunabilir. Şuna özellikle dikkat çekmek istiyorum: Bu süreçte esas olarak tarihsel bir hafıza yeniden çağrılıyor. Bilindiği üzere, Kürt Özgürlük Hareketi politik sahneye çıkmadan önce resmi ideoloji, Kürdistan’ın farklı bölgelerinde varlığını büyük ölçüde aşiretlerle kurduğu ilişkiler ağı üzerinden sürdürebiliyordu. Bu ağ, siyasal ve toplumsal alanı aşiret temsili temelinde düzenleyen bir idari yöntemi içeriyordu. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkışıyla birlikte, deyim yerindeyse, bu feodal ilişkiler yerle bir oldu, hatta bir karikatüre dönüştürdü. Bu yönüyle, PKK’nin karşısına aldığı ilk kesimin devlet aygıtından önce aşiret sistemi olması, bugünü anlamlandırmak açısından son derece açıklayıcıdır.
Bu olgu toplumsal yapıyı nasıl etkiliyor?
Bugün hareketin feshedilmesiyle birlikte iktidara yakın kimi ‘aşiret’ gruplarının yeniden görünür olması ve kamusal alanda etkilerini artırma çabası, bu tarihsel hafızanın yeniden dolaşıma sokulduğunu gösteriyor. Elli yıla yayılan mücadele her ne kadar aşiretçilik olgusunu belirgin biçimde geriletmiş olsa da Kürt toplumunu hala aşiret festivalleri, aşiret dernekleri ve şaşalı düğünler gibi semboller üzerinden tahayyül etme eğilimi sürüyor. Bunun sonucunda da bu örgütlenme biçiminin yeniden üretilmesini teşvik ederek, Kürt toplumunu daha kolay yönetilebilir parçalara ayrılması arzulanıyor. Bu yaklaşım, tıpkı koruculuk sisteminin ilk yıllarında olduğu gibi, Kürt habitusunun bir aşiret reisi veya temsil makamı üzerinden yönlendirilmesini mümkün kılmaya işaret ediyor.
Aşiret olgusunun sosyal medya üzerinden sergilenme biçimleri bize ne anlatıyor?
Günümüzde bazı aşiret reisleri TikTok ve Instagram gibi platformlarda görünürlük kazanmak için konvoylar düzenliyor, kalabalık koruma gruplarıyla düğünlere giriyor, hatta 'reisler buluşması' adı altında hiçbir tarihsel karşılığı olmayan sahte temsil törenleri yapıyor. Bu durum yalnızca gülünç bir gösteri olmanın ötesindedir; aynı zamanda toplumsal açıdan ciddi bir tehlike barındırır. Bu tür performanslar, aşireti kültürel ve toplumsal bir gerçeklik olmaktan çıkarıp politik ve sembolik bir güç gösterisine dönüştürüyor. Aşiret kimliği, bu sayede hem sosyal medya algoritmalarının bir malzemesi haline geliyor hem de gerektiğinde şiddet üretebilen, mafyatik bir örgütlenme potansiyeline dönüşebiliyor. Colemêrg ve Wan’daki bazı örnekler bu durumu açıkça ortaya koyuyor.
Aslında yaşanan şiddete baktığımızda, yüksek lisans tezinizde işlediğiniz ‘Birakûjî’ kavramı ile ilişkilendirilebilir. Bugün de birakûjî devam ediyor mu?
Birakûjî yalnızca çatışan iki aşiretin silahlı gerilimi değildir; Kürt siyasal hareketlerinin kendi içinde politik birlik kuramamasına yol açan yapısal ve dramatik bir bölünme rejimidir. Modern biçimi ise daha sofistikedir: Aşiret reisleri devlet tarafından kimi zaman destekleniyor, kimi zaman birbirine karşı kullanılıyor. Ulusal kimlik yerine aşiret aidiyetinin öne çıkması, Kürt siyasal öznesinin bütünlüğünü zedeliyor. Bu yönüyle sembolik şiddet, ekonomik rekabet, kayyumlar ve kaymakamlıklar üzerinden kurulan çıkar ilişkileri bugünün sessiz bir birakûjî’dir.
Hatırlayalım: 2017 Güney Kürdistan bağımsızlık referandumu bunun en çarpıcı örneğiydi. Bazı aşiret reisleri, Wan’da bir otelde toplanıp, Türk bayrağı önünde ve rozetleriyle referandum döneminde açıkça Türk devletinin söylemini tekrar ederek, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimini tehdit etti. Hatta o dönemde; 'sınır kapıları kapanır, ticaretiniz biter, açlıktan ölürsünüz' gibi son derece aşağılayıcı cümleler kullanıldı. Bu tavır, ulusal iradeye değil Ankara’ya yakın durmayı seçen bir aşiretçiliğin ne kadar kırılgan ve tehlikeli olduğunu gösteriyor. Bugün aynı yapıların yeniden görünürleşmesi, geçmişte birakûjî’nin en ciddi aktörleri olan aşiret olgusuna dayalı şiddeti bizlere tekrar hatırlatıyor.
Devlet organlarının bu sorunu çözme ya da aşma yönünde bir yaklaşımı, endişesi sizce var mı?
Hayır, yok.
Neden?
Çünkü yaşanan bu karmaşanın önemli bir kısmı, aslında devletin işine yarıyor. Güçlü, ortak ve dayanışmacı bir Kürt kamusal alanı devlet açısından bir “risk” olarak görülüyor. Bunun yerine: bölünmüş ve aşiret-ağalık ilişkileri üzerinden yönetilen, politik olarak parçalı, birbirine güvenmeyen, yerel çıkar çatışmalarıyla meşgul edilen bir toplum, devlet için her zaman daha kolay kontrol edilebilir bir toplumsal formdur. Dolayısıyla devlet açısından bu durum “çözülmesi gereken bir sorun” değil; tam tersine, yönetme stratejisinin bir parçasıdır. Ayrıca son dönemde farklı Kürt partilerinin yan yana durmaya başlaması ve Rojava’nın giderek daha birleştirici bir güç haline gelmesi de bu tablonun tersine çevrilebileceğinin önemli bir göstergesidir.
Mevcut şiddetin önü alınabilir mi? Bunun için kamusal alanın dönüşümü nasıl sağlanabilir?
Elbette mümkün; ancak bunun yolu güvenlikçi politikalardan değil, toplumsal onarımdan geçiyor. Bunun için öncelikle belediyelerin ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, aşiretlerin değil bireylerin ve ortak ulusal değerlerin merkeze alınması gerekiyor. Belediyeler, yeni dönemde Kürt özgürlük mücadelesi açısından son derece kritik bir konuma sahip olacaktır. Bu nedenle kayyum rejiminin mutlak suretle ortadan kaldırılması şarttır. Aynı şekilde, bireysel şiddeti üreten kurumsal yapıların tespit edilmesi ve bunlarla yüzleşilmesi gerekir. Unutmamak gerekir ki belediyeler, toplumsal dayanışmanın, huzurun ve ortak yaşamın en önemli taşıyıcılarıdır. Gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri ve ekonomik olarak bağımsızlaşabilecekleri alanların yaratılması gerekir; çünkü toplumsal boşluklar çoğu zaman şiddetle doldurulur. Aşiretçiliğin siyasal alanı işgal etmesinin sınırlandırılması da kritik önemdedir. Aşiret kimliği elbette bir kültürel hafıza değeri taşıyabilir; ancak siyasetin merkezine yerleştiğinde hem yıkıcı bir rol oynar hem de ulusal kimliği zayıflatır. Bunun yanında sivil toplumun özgürleşmesi zorunludur.
Kürdistan’daki şiddet ve kriz ortamını aşmak için toplumsal dayanışma nasıl sağlanabilir?
Bugün Kürdistan’da yaşadığımız kriz, güvenlikten ya da ekonomiden daha derin bir şeye işaret ediyor, değerler krizine. Doğa düşmanlığından bireysel silahlanmaya, sosyal medyada sergilenen “ağalık şovlarından” kadın düşmanlığına kadar pek çok olgu aynı kaynaktan besleniyor: Şiddeti meşrulaştıran, toplumu parçalayan ve bireyi örgütsüzleştiren yapısal düzen. Bu pratiklerin tamamı yalnızca Kürtler arası iç çatışmanın nedenlerini oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda Kürtler arası ulusal birliğin önündeki en güçlü engelleri de temsil ediyor. Fakat unutmamak gerekir ki Kürt toplumu tarih boyunca krizleri aşabilme kapasitesini defalarca gösterdi. Bugün de halkın içinde güçlü bir iyileşme arzusu, yeniden birleşme isteği, adalet talebi ve ulusal bilinç yükseliyor. Bu potansiyeli küçümsememek gerekiyor. Bu nedenle, içinde bulunduğumuz dönemde en acil görev, aşiretçi ayrışmaları, yerel çıkar ağlarını ve bireysel güç gösterilerini aşan güçlü bir ulusal birlik hattı inşa etmektir. Kürt toplumu ancak ulusal değerlerine sahip çıkarak, ortak kamusal alanını yeniden güçlendirerek ve örgütlü yaşamı büyüterek bu krizi aşabilir.







