Güney Amerika'da temsil krizi yaşanıyor (2)
Dosya Haberleri —

Liderler zirvesinde yerli halk gösterisi/ foto:AFP
Jacobin Latin America editörlerinden Pedro Perucca, Latin Ameraka'daki kadın ve yerli halk hareketlerini anlattı:
- Temsili bir sistem olarak liberal demokrasinin krizi yalnızca bölgemize özgü değil; yeni sağ hareketlerin yükselişiyle birlikte Avrupa ve ABD’de de giderek daha görünür hale gelen küresel bir olgudur. Latin Amerika demokrasilerinin derin eşitsizliklere dayalı toplumsal yapıları kesin biçimde tersine çevirmekte yaşadığı zorluklar ise tek bir faktörle açıklanamaz.
- Toplumun geniş kesimleri -özellikle gençler ve kentsel emekçi sınıflar- kendilerini, yabancı ve kendilerine hitap etmeyen bir dil kullandığını düşündükleri geleneksel partiler ve siyasal söylemler içinde temsil edilmiş hissetmemektedir. Bu boşlukta, bireysel kurtuluş vaatleri güç kazanmıştır; oysa bu vaatler pratikte hakları aşındırmakta, demokratik kurumları zayıflatmakta.
- Son on yıllarda yerli halklar ve kadınlar, siyasetin alanını genişletti ve Latin Amerika’da demokrasinin ne anlama geldiğini yeniden tanımladı. Daha sarsıcı bir dekolonyal siyasetin mümkün olup olmayacağı; toplumsal yaşamı hala şekillendiren tarihsel tahakküm yapılarını köklü biçimde dönüştürmeyi hedefleyen geniş ve kalıcı ittifaklar kurabilmelerine bağlı olacaktır.
DEVRİŞ ÇİMEN
Sömürgecilik tarihi ve ABD’nin kıtayı hala “arka bahçesi” olarak gören müdahaleci siyaseti tek başına bugün ortaya çıkan tıkanmayı açıklamaya yetmiyor. Venezuela örneğinde görüldüğü gibi, ABD’nin müdahalelerini boşa çıkarabilecek güçlü ve demokratik bir siyasal zemin örgütlenemediği gibi, Chávez’le başlayan ve Maduro’yla süren pratik yetersiz kaldı. Yine Brezilya’da Lula da Silva, Bolivya’da Evo Morales gibi solcu liderler kıtada demokrasiyi kalıcılaştırmak yerine sağ popülizmin etkili olmasına katkı sunan türden iktidarcı politikalar üretti. Oysa bu ülkelerde solun elde ettiği toplumsal kazanımlar; yerli halklara, çoğulculuğa ve tabandan katılıma dayalı daha derin bir demokratik dönüşümün temeli olabilirdi. Söyleşimizin ikinci bölümünde, son yirmi yılda kıtanın en dinamik siyasal aktörleri haline gelen kadınlar, feminist hareketler ve yerli halkların mücadelesini sosyolog, gazeteci ve “Jacobin Latin America” editörlerinden Pedro Perucca ile konuştuk.
Demokrasi neden kıtada kalıcı biçimde pekişemedi? Sağ popülizm son yıllarda neden bu kadar etkili oldu?
Demokratik pekişmenin başarısız olduğunu söyleyemem. Latin Amerika’nın büyük bölümünde askeri diktatörlükler dönemi 40 yıl ya da daha önce sona erdi; seçim süreçleri de büyük itirazlar olmaksızın ilerledi. Dahası, temsili bir sistem olarak liberal demokrasinin krizi yalnızca bölgemize özgü değil; yeni sağ hareketlerin yükselişiyle birlikte Avrupa ve ABD’de de giderek daha görünür hale gelen küresel bir olgudur. Latin Amerika demokrasilerinin derin eşitsizliklere dayalı toplumsal yapıları kesin biçimde tersine çevirmekte yaşadığı zorluklar ise tek bir faktörle açıklanamaz. Zayıf devletler, bağımlı ekonomiler, çıkarımcılığa (extractivism/doğa talanı) ya da düşük katma değerli ihracata dayalı ekonomik yapılar ve bağımsız bilimsel, teknik ve sanayi gelişimini sağlayamama sorunları bu tabloda önemli rol oynamaktadır. Bu etkenlerin birçoğu, ABD’nin bölgeye yönelik açık ve sömürgeci politikalarının bir yansımasıdır. Chávez, Lula ya da Evo Morales gibi liderlerin öncülük ettiği, hakları genişleten ve yoksulluğu azaltan ilerici dönemler dahi bu sınırlara çarpmıştır. Emtia ihracatına güçlü bağımlılık, ekonomik yeniden dağıtım ile toplumsal ve kültürel çeşitliliğin tanınması arasındaki gerilimler ve devralınan kurumları kalıcı biçimde dönüştürmede yaşanan güçlükler gibi.
Bu bağlamda, sağ popülizmin son dönemdeki yükselişi büyük ölçekte bu deneyimlerin tükenmişliğini ve çözülemeyen ekonomik ve toplumsal sorunların yarattığı hoşnutsuzluğu yansıtmaktadır. Hayal kırıklığına uğramış beklentiler, ekonomik güvencesizlik ve siyasete duyulan güvensizlik -ki bunlar çoğu zaman neoliberal ilerlemecilik tarafından beslenmiştir- basit çözümler sunan, öfkeye hitap eden ve iktidarı ele geçirmek için parayı, medyayı ve dijital platformları etkili biçimde kullanan liderler tarafından ustalıkla istismar edilmiştir. Bolsonaro ya da Milei gibi figürler kendilerini “düzen dışı” olarak sunsalar da, gerçekte yoğunlaşmış ekonomik çıkarları temsil etmektedirler. Toplumsal-sınıfsal çatışmayı ahlaki ya da kültürel bir düzleme kaydırarak; ilerlemeciliğe, sola ya da “woke”luğa karşı sözde bir “kültür savaşı” yürüterek meşruiyet kazanmaktadırlar. Bu, bu sağ hareketlerin ayırt edici özelliğidir.
Bir diğer kilit etken ise temsil krizidir. Toplumun geniş kesimleri -özellikle gençler ve kentsel emekçi sınıflar- kendilerini, yabancı ve kendilerine hitap etmeyen bir dil kullandığını düşündükleri geleneksel partiler ve siyasal söylemler içinde temsil edilmiş hissetmemektedir. Bu boşlukta, siyaset karşıtı söylemler ile girişimci verimlilik ve bireysel kurtuluş vaatleri güç kazanmıştır; oysa bu vaatler pratikte hakları aşındırmakta, demokratik kurumları zayıflatmakta ve maddi yaşam koşullarında anlamlı bir iyileşme sunmamaktadır. Bolivya'da, ülkeyi “çokuluslu” olarak tanımlayan, birden fazla yerli ulusu ve halkı tanıyan bir anayasanın kabul edilmesi dahil olmak üzere, yerli örgütlenmesi ve katılımı açısından gerçek ilerlemeler yaşanmıştır. Ekvador’da ise Ekvador Yerli Milliyetler Konfederasyonu (CONaE) önde gelen bir siyasal aktör olmuştur. Ancak pek çok ülkede hala eksik olan biçimsel tanımanın ötesinde, asıl zorluk mevcut az sayıdaki yerli haklarını tanıyan yasanın fiilen uygulanması, bölgesel özerkliklerin güçlendirilmesi ve tanınma taleplerinin yaşam koşullarını iyileştiren etkili yeniden dağıtımcı politikalarla ilişkilendirilmesidir. Bu, bölgenin büyük bölümü için hala başlıca çözülmemiş sorunlardan biridir.
Arjantin, Ekvador, Bolivya ve son olarak Şili’de yapılan seçimler siyasal düzeyde bir yön değişikliğine yol açtı ve sağ partiler iktidara geldi. Bu Şili’de nasıl mümkün oldu? Şili’de ve kıtada sol neden zayıflıyor?
Şili’de solun çöküşü, aşırı sağ aday José Antonio Kast’ın kesin zaferiyle açıkça ortaya çıkmıştır ve bu durum büyük ölçüde diğer örneklerde de saptadığımız etkenlerle açıklanabilir: yeni sağ hareketlerin uluslararası düzeyde yükselişi, ABD müdahalelerinin artması, iktidardaki hükümetlere yönelik yaygın bir reddiye havası ve hepsinden önemlisi, ilerici Devlet Başkanı Gabriel Boric’in yönetimine duyulan derin hayal kırıklığı. Gerçek şu ki, 2022’de önerdiği anayasa reformunun yenilgiye uğramasının ardından ciddi biçimde zayıflayan Boric hükümeti, seçim kampanyasında verdiği sözlerin çoğunu yerine getiremedi. Özellikle de hala küresel neoliberalizmin beşiği olan Pinochet diktatörlüğünün mirasıyla derinden damgalanmış Şili müesses nizamında yapısal dönüşüm öngören vaatler hayata geçirilemedi. Boric, 2023’te mali reform önerisinin reddedilmesinin ardından esaslı reformlara yönelik tüm iddiasından fiilen vazgeçti; özel şirketler tarafından yönetilen emeklilik ve bireysel emeklilik fonlarının kamulaştırılması ve asgari emekli maaşlarının ciddi biçimde artırılması, evrensel bir kamusal sağlık sisteminin inşası, ağır öğrenci borçlarının silinmesi ya da ulusal bir istihdam programının hayata geçirilmesi gibi öneriler gündemden düştü. Ekonomik krizle yıpranmış bir toplumun protesto oyu ise ezici oldu. Ancak en vahim olan şudur ki, bu olumsuz koşullar altında dahi komünist aday Jeannette Jara, güçlenen Şili sağıyla doğrudan bir hesaplaşma içeren gerçek bir sol kampanya yürütmeye yönelmedi; aksine güvenlik ve göç gibi son derece hassas başlıklarda muhafazakar gündeme uyum sağlamaya çalıştı. İlerlemeciliğin muhafazakar söyleme bu uyumu, sağın ilerleyişinin hem nedeni hem de sonucudur. Bu yeni aşamada, derin eşitsizliklerle malul Şili, kamusal alanın yeni bir yıkım, satış ve özelleştirme döngüsüne girecek; bu da nüfusun geniş kesimlerinin durumunu daha da kötüleştirecektir. Eğer bu geri çekilme anının mümkün olduğunca kısa sürmesi isteniyorsa, solun yönetime dair taktik ve stratejik yaklaşımını köklü biçimde yeniden düşünmesi; her şeyden önce emekçilerin ekonomik durumunu değiştirmeyi hedefleyen açık bir sınıf temelli söyleme geri dönmesi gerekmektedir. Yaşamları iyileştirmeyen, yalnızca ilerici, çeşitlilik vurgulu ve kimlik odaklı bir söylem, sağın yeni zaferleri için şaşmaz bir reçetedir.
Bugün kıta siyasetinde yerli halklar ve kadınlar nasıl bir rol oynuyor? Dekolonyol bir siyaset için bir potansiyel var mı?
Bugün yerli halklar ve kadın hareketi, Latin Amerika siyasetinde önceki on yıllara kıyasla çok daha görünür ve etkin bir konuma sahip. Yalnızca taleplerin öznesi olarak değil; anlamlar, topraklar ve siyaset yapma biçimleri üzerinde de mücadele eden aktörler haline geldiler. Feminist örgütlerin ve yerli halkların kesintisiz mücadeleleri, mevcut devlet yapılarının sınırlarını zorladı; sömürgeci, ataerkil ve ırkçı temeller üzerine inşa edilmiş ulus-devletlerde dışlanmanın yapısal bir unsur olduğunu açığa çıkardı. Özellikle yerli halklar açısından bu özneleşme, hem yönetime katılım deneyimlerinde hem de klasik liberal mantığa meydan okuyan topluluk temelli örgütlenme biçimlerinde kendini gösteriyor. Bolivya’daki süreçler, Ekvador’daki yerli ayaklanmaları, Şili, Peru ya da Kolombiya’daki bölgesel direnişler ile özerklik ve çokulusluluk talepleri, hedefin yalnızca simgesel bir kapsanma olmadığını; devlet, toprak ve egemenlik arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasını amaçladığını ortaya koyuyor. Yerli hareketler çevrenin savunulmasında da kilit bir rol oynamaktadır. Bunun öncü örneği, Honduras Halk ve Yerli Örgütleri Yurttaş Konseyi’nin (COPINH) kurucusu olan ve nehirleri ile topluluk topraklarını savunduğu için 2016’da katledilen Berta Cáceres’tir. Günümüzde çevre savunusu, çoğu zaman giderek daha iştahlı hale gelen çıkarımcı (extractivist/doğa talancı) projelere karşı mücadele biçiminde ortaya çıkıyor. Buna hem geleneksel madencilik hem de lityum ya da nadir toprak elementlerinin çıkarılması da dahil. Tüm bu girişimlerin birçoğu “yeşil çıkarımcılık” söylemiyle örtülse de, “lityum üçgeni” (Arjantin, Bolivya ve Şili) dedikleri bölgede yaşayan yerli topluluklar, bu projelerin gerçek niteliğini teşhir etmede belirleyici bir rol oynuyor.
Bu mücadeleler, yalnızca hak talepleri mi üretiyor yoksa siyasetin kendisini yeniden tanımlayan bir mücadele mi örgütlüyor?
Özellikle kadınlar ve feminist hareketler son yirmi yılda kıtanın en dinamik siyasal güçlerinden biri haline geldi. Arjantin’deki Yeşil Dalga’dan Meksika ve Orta Amerika’daki toplumsal cinsiyete dayalı şiddet karşıtı hareketlere kadar feminizm, gündemlerini hem kurumsal siyasetin hem de gündelik hayatın merkezine yerleştirmeyi başardı. Arjantin ve bazı diğer ülkelerde kürtaj hakkı gibi ilerici yasaların kabul edilmesini sağladı. Aynı zamanda bu hareketler, ataerki, ekonomik eşitsizlik ve sömürgesellik arasındaki ilişkiyi görünür kılarak, demokratik ufku biçimsel eşitliğin ötesine taşıdı. Dekolonyal bir siyasetin potansiyeli tam da bu kesişimde yatıyor. Bu siyaset, yeni sağ güçlerin özellikle bağımlı ülkelerde giderek daha fazla emperyal ihtiyaçlar kaynaklı gündemler yarattığı bu dönemde, çoklu boyutlar üzerinden kurulabilir. Dekolonyal siyasetin büyük gücü; sınıfı, ırkı, toplumsal cinsiyeti ve diğer boyutları birlikte ele alan kesişimsel politikalarla kurduğu bağlarda yatıyor. Son on yıllarda yerli halklar ve kadınlar, siyasetin alanını genişletti ve Latin Amerika’da demokrasinin ne anlama geldiğini yeniden tanımladı. Daha sarsıcı bir dekolonyal siyasetin mümkün olup olmayacağı; toplumsal yaşamı hala şekillendiren tarihsel tahakküm yapılarını köklü biçimde dönüştürmeyi hedefleyen geniş ve kalıcı ittifaklar kurabilmelerine bağlı olacaktır. BİTTİ







