İki mahalleye sığmayan hedef
Forum Haberleri —

Halep/foto:AFP
- Olası saldırıları önceden öngörebilecek kapasite, diplomatik girişimlerin daha geniş bir çerçevede yürütülmesi, bölgesel güçlerle daha düzenli ve stratejik ilişkiler kurulması ve uluslararası dengeyi kendi lehine çevirebilecek mekanizmaların geliştirilmesi gibi konularda sorun var.
MEHMET EROĞLU
Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallerine yönelik saldırıların, siviller açısından büyük bir tehdit oluşturduğunu öngörmek kehanet değildi, hatta saldırının esas hedefinin siviller olduğu söylenebilir. Zira QSD güçleri, önceden yapılan anlaşmalar çerçevesinde bölgeden çekilmişti. Hastanelere ve altyapıya yönelen saldırılar ile saldırganların DAİŞ geçmişi dikkate alındığında, asıl amacın demografik değişim olduğu açıktır.
Osmanlı’nın farklı dönemlerinde, özellikle başkentlere yakın bölgelerde isyan çıkarma kapasitesi yüksek Türkmen aşiretleri, Kürt coğrafyasına sürülüyordu. Bu stratejinin temelinde, söz konusu aşiretlerin hem Osmanlı merkezine yönelik potansiyel tehdit olmaktan çıkarılması hem de bölgedeki yoğun Kürt nüfusunun dengelenmesi yatıyordu. Bu çerçevede Kürdistan’ın özellikle Maraş, Antep ve Halep hattında uygulanan demografik mühendislik politikaları, daha sonra BAAS rejiminin Arap Kemeri projesiyle derinleşerek, ağır bir toplumsal ve kültürel tahribata dönüştü. İki devletin de Kürt nüfusun yoğun olduğu alanları parçalamayı, kültürel bağlarını koparmayı ve siyasal taleplerini zayıflatmayı amaçlayan nüfus mühendisliği artık inkar edilemiyor. Tüm bu demografik mühendisliklere rağmen Kürtler, Kobanê’den Efrîn’e, oradan Akdeniz kıyılarına ve Suriye’nin içlerine uzanan demografik varlıklarını ve yurtsever bilinçlerini korumayı başardı. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê, tüm saldırılara rağmen ayakta durmayı sürdüren bu direncin somut ve canlı örnekleri olarak varlıklarını koruyordu.
QSD’nin anlaşma gereği geri çekilmesinin sağlanması ve ardından adım adım ilerleyen askeri hamleler, bunun tesadüfi değil, bilinçli bir strateji olduğunu düşündürüyor. Bu hattın temelinde, Kürtlerin siyasal haklardan yoksun bırakılması ve gerektiğinde kolayca devre dışı bırakılabilecek ölçüde zayıf tutulması fikri yatıyor. ABD ve AB’nin Özerk Yönetim'i Suriye’nin geleceğinde resmi bir bileşen olarak tanımlamaktan kaçınan ikircikli politikası, sahadaki saldırıların temel zeminini oluşturuyor. Kendi kamuoyuna Özerk Yönetim'e dair övgü üretirken, temsilcileri resmen tanımaktan kaçınmaları ise bu politikanın ikiyüzlü boyutlarını oluşturuyor. Bu denklemde Türkiye ise ayrı bir yerde duruyor. Ankara’nın, Kürtlerin dünyanın herhangi bir yerinde elde ettiği her türlü siyasal kazanımı 'ulusal güvenliğine tehdit' olarak görmeye; Kürt varlığını nerede olursa olsun ortadan kaldırılması gereken bir unsur gibi hedef almaya devam ettiği açıktır.
Dijital mecralarda görünürlük ve kazanç peşinde koşan bazı kişilerin, bu saldırıyı bile Kürt Özgürlük Hareketi'ni karalamaya malzeme olaraka kullanma, bulanıklaştırma ve hedef saptırma çabaları gözleniyor. Uluslararası siyasetin çıkar odaklı doğası açıkça ortadayken bazı çevrelerin, hâlâ “kapitalist güçler ideolojik sebeplerle Kürtleri desteklemedi” gibi indirgemeci yorumlara yönelmesi, gerçekliğin tam kavranmadığını gösteriyor. Bu bakış, “kendimizi doğru sunarsak bir güç bize ülke verir” türü naif beklentilere de zemin hazırlıyor.
Elbette yaşananlar, Rojava'yı yönetmede belirli yapısal eksiklikler taşıdığını gün yüzüne çıkarıyor. İktidar olmanın gerektirdiği kapasiteyi geliştirmekte yaşanan zorluklar ve sürekli savunma pozisyonunda kalma hali, stratejik inisiyatif kaybına yol açıyor. Olası saldırıları önceden öngörebilecek kapasite, diplomatik girişimlerin daha geniş bir çerçevede yürütülmesi, bölgesel güçlerle daha düzenli ve stratejik ilişkiler kurulması ve uluslararası dengeyi kendi lehine çevirebilecek mekanizmaların geliştirilmesi gibi konularda sorun var. Ekonomik kaynaklara ve insan gücüne rağmen kamu diplomasisi alanında güçlü bir anlatı oluşturulamaması; saldırılar karşısında Kürtlerin haklılığının küresel ölçekte yeterince görünür kılınamaması; sosyal medya manipülasyonlarının kolayca etkili olabilmesi gibi sorunlar, stratejik iletişim kapasitesinin güçlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Stratejik vizyonun kriz yönetimiyle sınırlı kalması, gündem kurma kapasitesini zayıflatıyor. Bazı aktörlerin kendilerini, rakiplerinin çizdiği “güçsüz ve sahipsiz” algısına sıkıştırdığı izlenimi doğuyor. Bu yanılgı, Ortadoğu’ya öncülük edebilecek düşünsel ve siyasal potansiyelin açığa çıkmasını engelleyen bir kabuk işlevi görebilir.







