Okul Tıraşı: İktidarın ölüm endişesi

Kültür/Sanat Haberleri —

Okul Tıraşı filmi

Okul Tıraşı filmi

  • Okul Tıraşı filmi, YİBO belgeseliyle birlikte izlenmeli. Her ikisi de belge niteliği taşıyor. Biri tamamen gerçeğe dayalı tanıklıklardan oluşurken, diğeri kurgusal bir evrende yine kendi hikayelerimizi anlatıyor.

BİLGE AKSU

Michel Foucault’nun sorduğu o meşhur soru bugün bize yön versin. Hapishane’nin Doğuşu’nda şöyle diyor: “Hapishanelerin fabrikalara, okullara, kışlalara, hastanelere ve bütün bunların da hapishanelere benzemesi şaşırtıcı değil mi?”

Foucault bu soruyu özel olarak Panopotizm kavramı etrafında sorsa da geniş çerçevede modern devletin kimi pratiklerini özetlemeye çalışıyor. Orta Çağ’ın karanlığından kurtulduğunu düşünen insanlık, herhangi bir uyumsuzluğunun sonucu olarak artık meydanlarda öldürülmeyeceğini öğrendiğinde ilk olarak sevinmiştir şüphesiz. Kralın iki dudağı arasından çıkacak cümlelerle yok edilmemeyi önemli ve gerekli bulmuştur. Fakat iktidarın yöntemlerinin hiç bitmeyeceğini, bazen devrim niteliğinde bile olsa yalnızca şekil değiştireceğini öngörmemiştir.

Ferit Karahan’ın yönettiği ve senaryosunu Gülistan Acet’le birlikte yazdıkları Okul Tıraşı filmi, çeşitli festivallerde boy gösterdiği 2021’den beri epey konuşuldu. Berlin’de FIPRESCI’ye kadar uzanan ödül dolu bir karnesi de var. Pandemi’ye denk gelen o yıl çevrimiçi olarak Berlin Film Festivali kapsamında gösterilmiş ve çok fazla olumlu yorum almıştı. Bir süredir çeşitli platformlarda ve Youtube’da da gösteriliyor.

Filmi epey geç izlemiş biri olarak heyecan dolu yorumlar yapmayacağım. Esasen kenarda beklettiğim bu filmi yakın zamanda izleme sebebim, meselenin özüne yakın bir yerden konuşma imkanı bulduğum Şükran Demir’le söyleşimizden sonra oldu. Bilmeyenler için söyleyelim, kendisi Özgür Ünal’la beraber, YİBO’lara dair çektikleri belgeselle biliniyor. Buradaki söyleşimizde YİBO’lara dair en belirgin durumun izolasyon hissini yaratması olduğunu aktarmıştı. (https://www.politikart.net/yazi/yibo-soyutlanma-asimilasyon-ve-siddet)

Ferit Karahan

Ferit Karahan’ın Okul Tıraşı bu izolasyon hissini tüm yönleriyle önümüze seriyor. Jeneriği takip etmediğiniz sürece Van’ın Bahçesaray ilçesinde çekildiğini anlamayacağınız, sembolik bir mekanda geçiyor film. Kışın ortasında, eksi 35 derecelere inen soğuğun pençesindeyiz. Yatırımı için bonkör davranılmış ama işleyişi Allah’a emanet bir okulda, yüzlerce erkek öğrencinin yaşamaya çalıştığı bir ortam burası. Banyo sahnesiyle açılışı yapıyoruz.

Hem yurtlarda hem bu tarz yatılı okullarda ortak bir imgeye dönüşür banyo günleri. Yetersiz su, hijyenden uzak mekan, sınırlı süre ve elbette ergenlik civarında artan kontrolsüz davranışlarımız haftada bir günle sınırlandırılmış bu ritüeli korkunç hale getirir. Burada da öyle oluyor. Kendi aralarında şakalaşan üç çocuk, öğretmenleri tarafından yakalanınca soğuk suyla yıkanma cezasına çarptırılıyor. Yüzyılların işkence pratiği… Hemen ardından dizildiğimiz tören sırasında ise okul müdürü klişe cümlelerle azarlıyor hepimizi. Devleti temsil ediyoruz biz, duruşumuzla, kılığımızla, davranışımızla bu temsili hak etmeliyiz. 100 metreden görenler tanımalı bizi, “Bunlar YİBO öğrencisi” demeli… Foucault’ya öykünme midir bilinmez ama tektipleştirici bir söylem olduğu açık.

Kurulum sekansı boyunca sıradan bir YİBO’da hayat nasıl geçiyor sorusunun ardında ilerliyoruz. Dayak, aşağılama, hakaret, yemek duası, gözetlenme ve kapatılma… Askeri disiplinin tüm unsurları mevcut. Filme dair değil ama genel bir bilgi olarak YİBO’ların özellikle asker öğretmenlerle doldurulduğu, hatta okul müdürlerinin askeri geçmişi olan ve sürgün edilmiş kişilerden oluştuğunu da söylemek gerek.

Kafkaesk bir durum

Hikayeye geldiğimizde ise filmin benzerlerinden öne çıkan yanları dikkat çekiyor. Polisiye türünün özellikleriyle örülmüş son derece politik bir anlatı söz konusu. Banyoda cezalandırılan çocuklardan Memo sabaha ağır hasta olarak uyanmış ve arkadaşı Yusuf onu revire götürüyor. Kolay olmuyor elbette, böylesi bir kurumda işler hep sarpa sarar. Önce herhangi bir öğretmene, sonra okul müdürüne ulaşmak gerek. Lapa lapa yağan karın içinde, yönetmenin ısrarla tercih ettiği hareketli bir omuz kamerasında yukarılara ulaşmaya çalışıyoruz. Öğretmenler bezgin, müdür kendi arabasının derdinde. Okulun şoförü Murtaza başka bir köye gitmiş, bu yağışta gelmesi imkansız. Ya kar dinecek ya da çocuk lütfedip iyileşecek. Zaten “ateşi falan da yok?”

Kimi yorumlar buradaki izolasyon ve bürokratik engelleri Kafkaesk bir durum olarak okumuş. Mantıksız değil. Hatta insan hayatının belli kısmında otoritenin temsilini oluşturan aileye ve anneye ulaşamamak da bunu katmerlendiriyor. Yusuf’un suçluluk hissiyle arayıp dert yanmaya çabaladığı annesine duygusal olarak ulaşamaması, böyle durumlarda yaşanan yalnızlık hissini dayanılmaz hale getirir şüphesiz. Fakat kimi detaylara biraz daha odaklandığımızda Kafkaesk’in özünü oluşturduğunu varsaydığım bireysel yalnızlık hissi de söz konusu değil. Burada kolektif bir çaresizlik ortaya çıkıyor. Hiyerarşik olarak öğrenci öğretmene, öğretmen idareciye, idareci müdüre ulaşmaya çabalarken, işler çığrından çıktığında bu kez müdürün de kendi üstlerine ulaşma çabasını görüyoruz. Çünkü böyle yerlerde okul müdürü de olsanız ambulanslar öyle koşa koşa gelmez; hatırı sayılır yardımcılarınız olmalıdır.

Başa dönüp Foucault’nun söylemlerinden devam edelim. Memo bilinçsiz ama ateşi de olmadan yatarken Yusuf’un içinde büyüyen tedirginlik tek tek tüm karakterlere yayılır. Soğuk su cezasını veren Hamza Hoca suçluluk hissetse de suçu banyo başkanına atmaya çabalar. Belletmen olarak pansiyonda bulunan Kenan Hoca, gecenin bir yarısında bu öğrencinin neden yatağında olmadığı sorularını doğrudan sistemi eleştirerek, “Ben bekçi değilim, öğretmenim” cümlesiyle geçiştirmeye çalışır. Müdür ise giderek ciddiye binen meseledeki sorumluluğunun etkisiyle, yalnızca çocuğun ölmemesi gerektiğini bilir. Köye peynir almaya yolladığı şoför Murtaza’ya dair kimi cesur sorguları giderek azalan bir özgüvenle yanıtlamaya çalışır.

İktidarın beden politikası

Filmin ilk yarısı boyunca kimsenin tanımadığı, merak etmediği, soğuk davrandığı hatta sevmediği öğrenciler, ortaya çıkan krizle birlikte sahiplenilir ve yaşaması için seferber olunur. Bu nokta, Foucault’nun anlatıya kendini dahil ettiği noktadır. Biyo-iktidar, hükümdarların insanları katlettiği değil, yaşamasını sağladığı yöntemleri içerir. Hapishanelerde insan onuruna aykırı pratiklerle tuttuğu kişilerin ölmemesini sağlamak iktidarların nasıl temel göreviyse, çevreden izole edilmiş bu okullarda da sistem böyle işler. Bunu gündelik bir endişeyle, daha da genel olarak ifade edersek, “Başıma kalmasın” düşüncesiyle yaptıklarını düşünebiliriz fakat biyo-iktidar da zaten böyle şekillenir. Gardiyanlar özel olarak sizden nefret etmeyebilir yahut tersine, size işkence edebilir ama yaşamaya devam etmediğiniz durumlarda başları ağrır. Dolayısıyla kimsenin ölmeyeceği ama yaşamaktan da zevk almayacağı bir yapı inşa edilir.

Yönetmenin buna dair örtük vurguları da mevcut zaten. Keşmekeşin ortasında dahil olduğumuz bir diyalogda, ağlayan öğrenciye derdini soran öğretmen önce yanıt alamaz. Çocuk yalnızca Kürtçe konuşur. Bir arkadaşına tercüme ettirdiğinde ağlayan çocuğun eve gitmek istediğini duyarız. Öğretmenin buna cevabı kısa ve nettir: “Ben de evime gitmek istiyorum!” Burası hiç kimsenin olmak istemediği ama olmaya zorunlu kılındığı bir yerdir.

Okulun bahçesinde, tören sırasında azarlandıktan sonra rastgele seçilen bir öğrencinin saçları makineyle yarım yamalak kazınır ve adeta damgalanır. Uysal olmadığınız takdirde iktidar sizi damgalayacak ve uysal bedenlere hapsetmek isteyecektir. Aynı tıraşı filmin sonunda, olup bitenleri itiraf eden Yusuf’ta görürüz. Kimsenin canı daha fazla yanmamış, kimsenin başı ağrımamış, kimse kimseye hesap vermek zorunda kalmamıştır ama iktidarın beden politikası aynı biçimde devam etmektedir. Damgalanan ve bundan sonra daha dikkatli olması gereken biridir Yusuf.

Şiddet, aşağılanma, cezalandırılma

Sona gelirken YİBO meselesini biraz daha konuşmakta yarar var. 1960’larda yaygınlaşan bu okulların kurulma sebebi aslında “dağlık bölgelerde” çocukların eğitime ulaşabilmesiydi. Köylerden toplanan çocuklar buralarda devletin desteğiyle okutulacak ve topluma kazandırılacaklardı. Buna göre Karadeniz, Orta Akdeniz gibi dağlık bölgelerde de çok sayıda YİBO kurulmalıydı fakat öyle olmadı. YİBO’ların %90’ı Kürt illerinde açıldı ve öyle de kaldı. Eylülün ortasında köyünden çıkıp bu merkezlere toplanan öğrenciler aylarca ailesini görmedi, Kürtçe konuşamadı ve tıpkı filmde olduğu üzere “Kürt bölgesi diye bir yer yoktur!” anlayışıyla asimile edildi. Dayak, şiddet, hakaret, aşağılanma, cezalandırılma pratiklerinden geçirildiler. Tam da bu yüzden, filmin genel gidişatına pek bir etkisi olmayan çok önemli bir diyalog, bu filmin en çarpıcı kısımlarından birini oluşturdu. Soğuk su cezası alan Memo, gece dışarıdan gelen seslerden korkup Yusuf’un yanına uzanmak istediğinde, izole edilmiş bu çocukların şefkat ihtiyacını gösterdi yönetmen bize. Fakat oturmuş pratikler ve toplumsal eğilimler buna karşıydı, dolayısıyla Memo son bir şefkat hissini tatmadan o hale geldi.

Okul Tıraşı filmi, yukarıda bahsettiğim YİBO belgeseliyle birlikte izlenmeli. Her ikisi de  belge niteliği taşıyor. Biri tamamen gerçeğe dayalı tanıklıklardan oluşurken, diğeri kurgusal bir evrende yine kendi hikayelerimizi anlatıyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.