Sîdar Amed: Sesin akışa karıştığı yer
Kadın Haberleri —

Sîdar Amed
- Mücadelenin yalnızca içerikle değil, estetikle de güçlendiğini hatırlatır. Onun için estetik, süs değil; direnişin kendine özgü bir biçimidir. Sanatçı kişiliği, Sîdar’da ayrı bir kimlik olarak durmaz. Hayatın içine sızar.
- Sîdar’ın ardından konuşmak, suskun bir yas tutmak değildir. Melodiyi devralmak gibidir. Tamamlanmış bir eser değil bu; devam eden bir kompozisyon. Sanatı mücadeleden ayırmadan, mücadeleyi yaşamdan koparmadan.
SİNAN ASYA
Bazı insanlar bir sesle hatırlanır.
Ama o ses tek bir notaya ait değildir.
Bir ezginin içinden geçer,
başka ezgilere değerek çoğalır.
Sîdar’ın varlığı, böyle bir müzikal alanda dolaşır. Ne tamamen duyulur ne tamamen susar. Daha çok, kulağın alıştığı ritmi yerinden oynatan bir ara sestir. Onu düşünmek, bir melodinin nerede başlayıp nerede bittiğini tam olarak ayırt edememek gibidir. Çünkü onun sanatı bir başlangıç ya da sonuç fikrine yaslanmaz; sürekliliğe açılır.
Yoldaşlığı da böyledir. Net çizgilerle tanımlanmaz ama hissedilir. Birlikte yürürken adımların aynı anda yere değmesi gibi. Bazen hızlanır, bazen yavaşlar; ama ritim bozulmaz. Sîdar, bu ritmi sezgisel olarak kurar. Ne öne geçerek koparır ne geride kalarak düşürür. Akışın içinde kalır; başkalarının da kalabilmesi için alan açar.
Direnişin kendine özgü biçimi
Onun enerjisi yüksek bir ses gibi değil, derin bir tını gibidir. İlk anda çarpmaz ama içerde yankılanır. Paylaşım onun doğasında olduğu için, bu tını tek bir bedende kalmaz. Bir fikir, bir melodi, bir sahne fikri; elden ele geçerken zenginleşir. Sahiplenmeyen, dolaşıma giren bir üretim hâlidir bu. Bu yüzden kalıcıdır.
Parti yoldaşlığı, onun için bir disiplin meselesi olmaktan çok bir uyum meselesidir. Kolektifin temposunu duyar. Nerede bir duraksama varsa, orada sesiyle ya da sessizliğiyle denge kurar. Kültür-sanat alanında yürütülen bir çalışmada, mücadelenin yalnızca içerikle değil, estetikle de güçlendiğini hatırlatır. Çünkü onun için estetik, süs değil; direnişin kendine özgü bir biçimidir.
Sanatçı kişiliği, Sîdar’da ayrı bir kimlik olarak durmaz. Hayatın içine sızar. Şarkı söylediğinde, sesi yalnızca bir melodiyi taşımaz; bir coğrafyanın bastırılmış nefesini de taşır. Sesindeki titreşimler, kusursuzluğa değil, yaşanmışlığa yaslanır. Bu yüzden dinleyen, teknik bir icrayla değil; bir tanıklıkla karşı karşıya olduğunu hisseder.
Ağıtla direnci aynı nefeste taşır
“Awîren Bazan” bu tanıklığın en berrak anlarından biridir. O şarkıyı söylediğinde, ses bir dağın yamacına çarpar gibi yankılanır. Tarihe mal olmuş yiğitliklerin ifadesi haykırır her tını da ve anlar; bir hafızaya dönüşür. Anlatılan yiğitlik; sürgünün, direnişin, yarım kalmış hayatların adı olur. Sîdar’ın sesi, bu şarkıda ne acıyı estetize eder ne de direnişi romantize eder. Ağıtla direnci aynı nefeste taşır. Ezgi yükselirken bir halkın Asyaları kıblegaha dönüşür ve Rojgerler de nefes bulur.
Tiyatroda bedeni, müziğin başka bir formuna dönüşür. Hareketleri ölçülüdür ama donuk değildir. Bir ritim duygusu vardır; ne zaman duracağını, ne zaman açılacağını bilir. Sahnedeki varlığı, izleyeni kendine çağırmaz; izleyenin içindeki tanıklığı uyandırır. Bu yüzden onun oynadığı oyunlar bitmez; sahneden sonra da sürer.
Uzun soluklu bir ezgi gibi
Ax û Jiyan filmindeki dengbêjliği, bu sürekliliğin başka bir yüzüdür. Orada Sîdar, yalnızca bir rolün parçası değildir; halkının acısını ve direnişini sesinde toplayan bir damar gibidir. Dengbêjlik, onun sesinde folklorik bir öğe olarak durmaz. Bir haykırışa dönüşür. Toprağın çatlağından yükselen bir ses gibi, hem yarayı gösterir hem iyileşme ihtimalini. Ax, yalnızca acı değildir; Jiyan, yalnızca yaşam değil. İkisi birlikte söylenir. Sîdar’ın sesi, bu ikiliği ayırmaz; bir arada taşır.
Bir yoldaş olarak onunla yan yana durmak, insanın kendi sesini yeniden duymasını sağlar. Özellikle de çoğu zaman bastırılmış ya da tek tipleştirilmiş erkek sesini. Sîdar, kadın özgürlük çizgisini bir melodi gibi kurar: Dayatmadan, ama ritmi net. Yanlış notaya izin vermeyen, ama doğaçlamaya alan açan bir melodi. Bu, öğretici olduğu kadar dönüştürücüdür.
Yiğitlik, onda yüksek perdeden bir çıkış olarak belirmez. Daha çok uzun soluklu bir ezgi gibidir. Zor pasajlarda bile tonu kaybolmaz. Sorumluluk almak, yük taşımak, geri çekilmemek; bunlar onun mücadelesinde dramatize edilmez. Sessizce, ama kararlılıkla yürütülür. Cesaret, burada bir anlık yükselme değil, süreklilik kazanmış bir ahenk hâlidir.
Tartışmalar onunla birlikteyken bir kakofoniye dönüşmez. Sesler üst üste biner ama gürültü oluşmaz. Çünkü dinlemeyi bilir. Dinlemek, onun için pasif bir hâl değildir; aktif bir katılımdır. Bu yüzden fikirler birbirini bastırmaz, birbirine eklenir. Bağlılığı da buradan güç alır: Sorgulayan ama kopmayan, düşünen ama dağılmayan bir bağlılık.
Devam eden bir kompozisyon
Rojava, onun müziğinde yeni bir tonalite gibidir. Ezgi değişir ama tema korunur. Orada yürütülen kültür-sanat çalışmaları, bu temayı daha da derinleştirir. Kadınların sesinde beliren cesaret, gençlerin sözünde açılan alan, kolektif üretimdeki uyum… Bunların hepsi, onun müzikal sezgisinin uzantısı gibi hissedilir. Bir orkestrada görünmeyen ama ritmi tutan bir enstrüman gibi.
Sîdar’ın kahkahası bile müzikal bir öğedir. Beklenmedik bir anda girer, havayı değiştirir. Neşesi yüzeyde kalmaz; alt katmanlara iner. Hayatı sever ama hafifletmez. Mücadeleyi ciddiye alır ama sertleştirmez. Bu denge, onun sanatçı kişiliğinin en belirgin tarafıdır. İnsanlar onun yanında daha rahat nefes alır; çünkü orada bir uyum vardır.
Onu düşünürken sahneler, sesler, yarım kalmış melodiler belirir. Ama bunlar dağınık değildir. Bir kompozisyonun parçaları gibi birbirine bağlanır. Bir prova sesi bir yolculuğa, bir sohbet bir ezgiye karışır. Bütün bunlar, onun sanatla kurduğu yaşam ilişkisinin izleridir.
Onun ardından konuşmak, suskun bir yas tutmak değildir. Daha çok bir melodiyi devralmak gibidir. Tamamlanmış bir eser değil bu; devam eden bir kompozisyon. Sanatı mücadeleden ayırmadan, mücadeleyi yaşamdan koparmadan sürdürülmesi gereken bir kompozisyon.
Bir yoldaş olarak şunu söylemek bir öze aittir.
Sîdar’la aynı ritimde yürümek, insanın iç sesini berraklaştırır.
Korku geri çekilir, inanç derinleşir.
Çünkü onun varlığı, kolektif bir ahengi mümkün kılar.
Şimdi adı, bir ezgi gibi dolaşır.
Bazen Awîren Bazan inancında
bazen Ax û Jiyan’ın toprağında,
bazen yalnızca bir sessizlikte.
Ne susar
ne tamamlanır.
Akışın içinde kalır.
Ve biz, o sesi devralarak yürürüz.












