Binadan atılan yalnızca Denîz değildir

Forum Haberleri —

Deniz Çiya

Deniz Çiya

  • Kürt kadını, Ortadoğu siyasetinde hiçbir zaman yalnızca “kadın” olmadı. O, aynı anda hem etnik bir tehdit, hem ahlakçı bir hedef hem de siyasal bir susturma nesnesi olarak kodlandı.
  • Denîz'in binadan atılışı, bir anın trajedisi değildir. Binadan atılan yalnızca Denîz de değildir; adalet, ahlak ve ortak vicdan da onunla birlikte yere çakıldı.
  • Dêrsim uçurumlarından atılan kadınlar ile Halep’teki binadan atılan Denîz arasında tarihsel bir süreklilik vardır. Bu yüzden bu vahşet, bir haber olarak tüketilemez. Bu, yüzleşme çağrısıdır.

GÜRSEL KARAASLAN

Halep’te binadan atılan Kürt kadını Denîz'in direniş öyküsü, münferit bir kadın cinayetinin ötesinde, Ortadoğu’nun erkek aklıyla örülmüş siyasal yapısının kristalleştiği bir eşiktir. Bu olay, yalnızca bir bedenin yere çarpma anı değil, bir halkın, bir cinsiyetin ve bir kimliğin yüzyıllardır süren düşüşünün güncel bir sahnesidir. Denîz düşmedi, atıldı. Onu düşüren şey yalnızca bir erkek eli değil, erkekliğin devletleşmiş hâlidir.

Kürt kadını, Ortadoğu siyasetinde hiçbir zaman yalnızca “kadın” olmadı. O, aynı anda hem etnik bir tehdit, hem ahlaki bir hedef hem de siyasal bir susturma nesnesi olarak kodlandı. Bu yüzden Kürt kadınının bedeni, devletin, savaşın ve sınır siyasetinin de doğrudan müdahale alanına dönüştü. Erkek egemen düzen için Kürt kadını, hem kontrol edilmesi gereken bir sınır hattı hem de bastırılması gereken bir hafızadır. Denîz'in bedeni, bu yüzden düzen adına da cezalandırıldı.

Ortadoğu’da kadın, birey olarak değil, anlam yükü olarak taşınır. Kürt kadını ise bu yükün en ağırını sırtlanır. O, erkeğin onurunu, aşiretin haysiyetini, devletin güvenliğini ve toplumun ahlakını aynı anda temsil etmeye zorlanır. Bu temsil yükü, kadını kutsamaz; onu rehin alır, çünkü bir bedene bu kadar anlam yüklendiğinde, o beden artık kendine ait olmaktan çıkar. Denîz'in suçu tam da buydu. Kendi hayatına, bedenine ve bir bütünen her türlü insani kimliğine sahip olmak. Erkek akıl için bundan daha büyük bir tehdit yoktur.

Etnik inkârın da sonucudur

Bu cinayet, bireysel bir öfkeyi aşan örgütlü bir zihniyetin sessiz uygulamasıdır. Erkek egemen siyaset, kadına uygulanan şiddeti istisna olarak değil, düzenleyici bir araç olarak kullanır. Kadın bedeni, sistemin kendini yeniden kurduğu bir ceza alanına dönüştürülür. Şiddet, burada bir yöntemdir. Denîz'in binadan atılması, erkekliğin başarısızlıklarını örtmek için başvurduğu en eski politik pratiktir; kadını susturmak.

Kimlik meselesi, bu şiddeti daha da derinleştirir. Kürt olmak, bu coğrafyada hâlâ başlı başına bir suç muamelesi görürken Kürt kadın olmak, bu suçun bedenlenmiş hâlidir. Erkek egemen düzen, kendi iktidarını “öteki”nin bastırılması üzerinden kurar. Bu öteki, çoğu zaman konuşan, direnen, var olan bir kadının bedeninde somutlaşır. Denîz'in direniş öyküsü, bu yüzden yalnızca kadın düşmanlığının değil, etnik inkârın da sonucudur.

Burada karşımıza daha karanlık bir tablo çıkar: Şiddetin maaşa bağlandığı bir dünya. Erkeklik, bu coğrafyada çoğu zaman emeğiyle değil, tahakkümüyle geçinir. Savaşın, yoksulluğun, çeteciliğin ve cezasızlığın iç içe geçtiği Ortadoğu’da, erkeklik bir iktidar açığı yaşar ve bu açığı kadına yönelttiği şiddetle kapatır. Kadına vurmak, sistem içinde en risksiz, en ucuz ve en çok ödüllendirilen güç gösterisidir. Denîz'in direniş öyküsü, erkekliğin ödediği bir bedel değil, erkekliğin kadına kestiği bir faturadır.

Aynı değersizleştirme mantığı

Felsefi düzlemde Denîz'in düşüşü, Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramını aşan bir noktaya işaret eder. Burada kötülük kurumsaldır. Gelenek, töre, ahlak ve düzen adı altında dolaşıma sokulan anlatılar, bireysel vicdanı felç eder. Cinayet bir karar olmaktan çıkar, bir ritüele dönüşür. Kimse suçlu değildir; herkes görevini yaptığını düşünür. Böylece kadın cinayeti, ahlaki bir çöküş değil, toplumsal bir prosedür hâline gelir.

Denîz'in direniş öyküsü, Ortadoğu’nun bitmeyen savaş hâliyle doğrudan bağlantılıdır. Sürekli olağanüstü hâl, hukuku askıya alır; askıya alınan hukuk, en çok kadınların hayatına mal olur. Kamusal şiddet arttıkça, özel alandaki şiddet görünmezleşir. Bir bombanın parçaladığı beden “politik”, bir erkeğin parçaladığı beden “kişisel” sayılır. Oysa her ikisi de aynı erkek egemen aklın ürünüdür. Aynı değersizleştirme mantığıyla çalışır.

Denîz'in binadan atılışı, bir anın trajedisi değil, uzun bir politik sürecin devletleşmiş erkekliğin mantıksal sonucudur. Bu süreçte kadın bedeni, kimlik ve iktidar arasında pazarlık nesnesine çevrilir. Binadan atılan yalnızca Denîz değildir; adalet, ahlak ve ortak vicdan da onunla birlikte yere çakıldı. 1938 Dêrsim’de uçurumlardan atılan kadınlarla Halep’te bir binadan bedeni atılan Denîz arasında tarihsel bir süreklilik vardır. Yöntemler değişir, erkek akıl değişmez.

Bu yüzden bu vahşet, bir haber olarak tüketilemez. Bu bir yüzleşme çağrısıdır. Yüzleşilmediği sürece Ortadoğu’nun balkonları, pencereleri ve sınırları, kadınlar için hep birer erkek uçurumu olarak kalacaktır. Kürt kadınının atılışı, bu coğrafyanın en çıplak politik hakikati olmaya devam edecektir. ‎

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.