Sol sıra Kürt’e gelince sınıfı hatırlar

Dosya Haberleri —

(EHP) Genel Başkanı Hakan Öztürk

(EHP) Genel Başkanı Hakan Öztürk

EHP Genel Başkanı Hakan Öztürk ile solun Kürt meselesindeki tutumunu konuştuk:

  • Kürt hareketi kapitalizme karşı bir duruş ortaya koymanın yanı sıra; tarihsel inkâr, sömürgecilik ve ulusal haklar alanlarında bir mücadele veriyor. Bu onun hakkıdır. Böyle bir mücadele verilmesin, bu mesele sınıf çelişkilerinin önemsiz hale gelmesiyle birlikte çözülür denilemez. Böyle bir zorlama, Kürt halkına karşı ikinci bir haksızlık olur.
  • Kürt hareketinin sol yapılara yönelik eleştirisini son derece haklı buluyoruz. Sol, Kürt meselesiyle ilgili tarihsel sorumluluğunu sınıf söyleminin arkasına gizlenerek bile ertelemedi. Bu sorumluluğunu popülizmin, sendikalizmin, çoğunluk ulus milliyetçiliğinin ve bölgesel kademeleri dikkate almayan bir emperyalizm söyleminin arkasına gizlenerek üzerinden attı.
  • Sol, sınıf meselesini bir Kürt meselesi gündeme geldiği zaman hatırlar, bir de kadın kurtuluş mücadelesi gündeme geldiği zaman. Bu iki konu konuşulduğunda, bu iki konunun da önünü tıkamak üzere sınıf meselesinden kendi tarzınca bahseder o kadar. Sonuç olarak sol, sınıf değerlendirmesinde yeterli ve tutarlı sayılamaz.

ERDOĞAN ALAYUMAT

Emekçi Hareket Partisi (EHP) Genel Başkanı Hakan Öztürk, Kürt meselesinin çözümünü sınıf çelişkilerine indirgemeyen, ulusal sorunun özgüllüğünü tanıyan bir perspektifle ele alıyor. DEM Parti ve Kürt hareketinin sola yönelttiği eleştirileri haklı bulduğunu ifade eden Öztürk, barışın asli öznesinin Kürt halkı olduğuna dikkat çekerek, barışın toplumsallaşması için tüm sınıf ve kesimlere seslenen bir mücadele hattının zorunluluğuna işaret ediyor. Yeni Özgür Politika Gazetesi'ne konuşan EHP Genel Başkanı Hakan Öztürk, Kürt meselesinin çözümünden barış sürecinin öznesine, solun tarihsel sorumluluğundan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Marksizm’e yönelik eleştirilerine kadar pek çok başlıkta sorularımızı yanıtladı.

Kürt sorununun kalıcı çözümü, Türkiye’deki sınıf ilişkileri ve kapitalist düzen köklü biçimde sorgulanmadan mümkün müdür, yoksa bu yaklaşım Kürtlerin acil ve tarihsel taleplerini erteleme riski taşır mı?

Kürt halkı ve Kürt hareketi sınıf ilişkilerini ve kapitalist düzeni sorguluyor. Bu hep böyleydi ve devam ediyor. Bununla birlikte Kürt halkının mücadelesini verdiği konular, bize çok büyük bir ulusal sorunun varlığını gösteriyor. Bölge ve dünya çapında bir sorun. Kategorik olarak sınıf meselesi ve ulus meselesi ayrı ayrı bağlamlar. Bu iki ayrı bağlam birbirine indirgenemez. Kürt hareketi kapitalizme karşı bir duruş ortaya koymanın yanı sıra; tarihsel inkâr, sömürgecilik ve ulusal haklar alanlarında bir mücadele veriyor. Bu onun hakkıdır. Son derece haklı ve doğru bir mücadele veriyor. Böyle bir mücadele verilmesin, bu mesele sonraki bir zamanda sınıf çelişkilerinin önemsiz hale gelmesiyle birlikte kendiliğinden çözülür denilemez. Böyle bir zorlama, elbette Kürtlerin acil ve tarihsel hedeflerini ertelemesi anlamına gelir. Kürt halkının mücadelesine karşı, sınıf meselelerinin aşılmasından sonra zaten ulusal sorun da kalmayacak demek, ikinci bir haksızlık olur. Biz kapitalizmi aşma hedefi olan bir partiyiz, sınıf çelişkilerini dile getiriyoruz ama bununla beraber Kürt meselesinin çözümü konusunda Kürt hareketiyle aynı düşünüyoruz. Kürt halkının yaşadığı sorun bir ulusal sorundur ve bu kendi özgül çelişkilerini içinde taşır. Bu sorunun çözümü de kendi özgül koşullarında gerçekleşebilir ve gerçekleşecektir. Teorik ve mantıksal olarak sınıfsal mesele çözülmemişken bile ulusal sorunun çözülmesi mümkündür. Kürt halkının özgürlük mücadelesi vermesi, bütün aşamalarda en doğal hakkıdır.

DEM Parti ve Kürt hareketi, sol ve sosyalist yapıların Kürt meselesi ve barış sürecinde yeterince sorumluluk almadığını, çoğu zaman mesafeli ve çekingen yaklaştığını dile getiriyor. EHP bu eleştiriyi nasıl değerlendiriyor?

Kürt hareketinin sol ve sosyalist yapılara yönelik eleştirisini son derece haklı buluyoruz. Sol, Kürt meselesiyle ilgili tarihsel sorumluluğunu sınıf söyleminin arkasına gizlenerek bile ertelemedi. Bu sorumluluğunu popülizmin, sendikalizmin, çoğunluk ulus milliyetçiliğinin, abartılı bir iradeciliğin ve bölgesel kademeleri dikkate almayan bir emperyalizm söyleminin arkasına gizlenerek üzerinden attı. O nedenle solun bu ihmali “sınıf değerlendirmesi” üzerinden gerçekleştirdiğini dahi söyleyemeyiz. Bu yaklaşım, duruma olumlu bir nitelik yüklemek anlamına gelir ve yanlış olur. Sol zaten sınıf meselesini dikkate almamakla maluldür. Sol, sınıf mücadelesi boyutunu güncel ve somut mücadele yürütüleceği zaman dikkate almaz. Örneğin çalışanların yarısının asgari ücret alması ve bu ücretin hem açlık sınırının altında olması hâlâ solun gündeminde değildir. Sol, işçi sınıfının ücretleri dışındaki her türlü konuyla ilgilenir ama o konuyla ilgilenmez. Sol, sınıf meselesini bir Kürt meselesi gündeme geldiği zaman hatırlar, bir de kadın kurtuluş mücadelesi gündeme geldiği zaman. Bu iki konu konuşulduğunda, bu iki konunun da önünü tıkamak üzere sınıf meselesinden kendi tarzınca bahseder o kadar. Sonuç olarak sol, sınıf değerlendirmesinde yeterli ve tutarlı sayılamaz.

EHP ile DEM Parti arasında barış, demokratikleşme, kayyum rejimine karşı mücadelede ortaklaşıyor, ancak çözümün asli öznesi yani “barışı kim kuracak?” sorusunda ayrışıyor. Kürt hareketi bu sürecin asli öznesinin Kürt halkı olduğunu söylerken, EHP daha geniş bir sınıfsal-toplumsal perspektife vurgu yapıyor. Bu ayrışma barış süreci için yapıcı mı yoksa sürecin önünü tıkayan temel bir siyasal gerilim mi?

Bu röportajın yarattığı fırsatla, bizi tam anlatmayan bazı gözlemleri de düzeltme imkânı bulmuş oluyoruz. Biz zaten barış, demokratikleşme, kayyum rejimine karşı mücadele başlıklarında DEM Parti ile ortak bir mücadele veriyoruz. Bunda hiçbir tereddüt yok ve olamaz. Ciddi devrimci olmanın gereğidir bu. Bununla birlikte çözümün öznesi konusunda Kürt hareketiyle aynı düşünüyoruz. Bize göre sorunu ortaya koyan, çözümünün taşıyıcısı konumunda bulunan ve bu sürecin asli öznesi olan Kürt halkıdır. Ayakları yere basarak, maddeci bir şekilde düşünmenin yolu budur ve bizim yolumuz bu yoldan ayrı düşmez. Biz EHP olarak, tıpkı Kürt hareketi gibi barışı toplumsallaştırmak üzere, barış tutumunu bütün toplumsal ve sınıfsal kesimlere yaymak gerektiğini düşünüyoruz. Barışı toplumsallaştırmak üzere genişletici bir çaba ve toplumun bütün kesimlerine hitap etmeye çalışan bir tutum içindeyiz. Bu tutumumuz da bu yönüyle Kürt hareketinin barışı toplumsallaştırma çabasıyla paraleldir. Barış sürecinin asli öznesi Kürt halkı olmakla beraber, barışı toplumsallaştırmak için herkese seslenmek politik mücadelemizin bir gereğidir.

Sayın Abdullah Öcalan’ın son dönemde Marksizm’e, reel sosyalizme ve ulus-devlet merkezli sol geleneklere yönelttiği eleştirileri EHP nasıl değerlendiriyor?

Reel sosyalizme ya da ulus-devlet merkezli geleneklere yönelik eleştiriler ve bu konulardaki tartışmalar olağan. Reel sosyalizmin eleştirisi zaten, reel sosyalizmin yaşanmaya başladığı zamanlardan itibaren yapılıyor. Bunların eleştirilmesi mümkündür ve yararlıdır. Marks’ın 11. Tez’i şöyledir: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır, oysa asıl mesele onu değiştirmektir.” Marks burada vurguyu dünyayı değiştirme girişimine yapıyor. Konunun üstünün kapalı kalmaması için Lenin’e bakabiliriz. Lenin’in “Ne Yapmalı?” kitabındaysa konu şöyle ele alınır: “Hareketimize, onun pratik önemi ve pratik başarılarından etkilenerek, teorik donanıma çok az sahip olan ya da hiç olmayan çok sayıda insan katıldı. İşçi Davası dergisi, Marks'ın ‘Gerçek bir hareketin her adımı, bir düzine programdan daha önemlidir’ sözünü zafer kazanmış bir edayla öne sürüyor. Bunun nasıl bir densizlik olduğu görülebilir. Bu sözleri, bir teorik keşmekeş döneminde tekrarlamak, bir cenaze töreninde cenaze sahiplerine ‘gözünüz aydın’ demekle aynı şeydir. Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz. Moda haline gelmiş oportünizm vaazının, pratik çalışmanın en dar biçimlerine duyulan hayranlıkla birleştiği bir dönemde, bu fikir ne kadar vurgulansa az gelir.”

Yorumlamak ve değiştirmek arasındaki gerilimli ilişkiyi Lenin’in rayına oturttuğunu söyleyebiliriz. Son noktayı, “Devrimci teori olmadan devrimci pratik olamaz” diyerek koyuyor. En doğrusunu yaparak çubuğu teoriye doğru büküyor.

Abdullah Öcalan, PKK’nin 12. Kongresi’ne gönderdiği perspektif yazısında şöyle diyor: “Sözün gücünü küçümsemeyin. Söz hakikatle buluştuğunda çok etkilidir; yaratıcı, yürütücüdür. Bu söz sadece pratik direnişe yol göstermedi, büyük bir tarih çözümlemesine dönüştü.”

Sonuç olarak o da çubuğu söze, teoriye, yorumlamaya ve siyasete doğru büküyor. Öcalan’ın teoriye ilişkin bu tutumu, bu boyutuyla bir teorik yenilenme ya da gelişme imkânı yaratabilir. Solun bir kesimi “bildiğim budur” diyerek teorinin, eleştirinin ve tartışmanın alanını daraltıyor. Bu tutum isabetli sayılamaz. İlerletici olan tartışmanın ve politik eleştirinin kendisidir.

Sayın Öcalan’ın Marks’ın ekonomi politiğine, emek-değer teorisine ve klasik iktisat okumalarına yönelttiği eleştiriler, kapitalizm eleştirisinin yeniden düşünülmesine yol açıyor. EHP bu eleştirilere nereden bakıyor?

Şeytan ayrıntıda gizlidir derler ama aslında şeytan büyük toplam sonuçta gizlidir. Bazen büyük kayıp sona doğru yaklaşılmadan ve toplama bakılmadan görülemez. Biz kapitalizmin yarattığı toplam ve nihai sonuçlara dikkat çekmek açısından, Öcalan’ın değerlendirmelerini isabetli buluyoruz. Kapitalizmin bizi sürüklediği son korkunçtur. Dünyanın fiziksel varlığını sarsabilecek düzeyde büyük bir değer, bir grup ufuksuz ve erdemsiz patronun elinde birikiyor. Bütün bunlara rağmen, mesele patronların haksız bir kazanç elde etmiş olması bile değil. Kapitalist ülkeler arasındaki çekişme insanlığı; küresel ısınma, doğanın tahrip edilişi, ekonomik kriz, bölgesel ve nükleer savaş felaketleriyle karşı karşıya bırakıyor. Doğayla metabolik bir ilişki içinde olduğunu unutan ve sadece sermaye birikimini hedefleyen anlayış bütün mantıksal sonuçlarına ulaşmak üzere. Hikayenin sonuna ve kümülatif toplama baktığımızda kâr edildiğini, sermaye birikiminin sağlandığını görüyoruz ama toprağın verimliliği yok oluyor. Tarımsal alanla kentlerin artık hiçbir bağı yok. Tarımsal alandaki üretim kentlerde tüketildiğinde ortaya çıkan atıklar toprağa azot, fosfor gibi besleyici nitelikleriyle geri dönemiyor. Burada büyük bir uçurum, giderilemez bir kopukluk var. Bu zarar verici döngü devasa bir toplam üreterek ilerliyor. Abdullah Öcalan’ın kaleme aldığı Manifesto’da belirttiği gibi “Bugün insanlık kendi yarattığı canavar tarafından yutulma sınırlarına dayandı.” Evet, “sınırlar var mı?” diye soracak olursak, var. Mahşeri bir sonla yüz yüzeyiz ve deniz bitti…

Peki Öcalan’ın ekonomi politik eleştirileri, EHP’nin alternatif ekonomi arayışlarıyla kesişen bir zemin mi sunuyor, yoksa burada temel bir teorik ayrışma olduğunu düşünüyor musunuz?

Öcalan Manifesto’da “Doğayı yıkıma, krize uğratan egemenlikçi zihniyet ve üretim biçimlerini aşarak… üretim-tüketim kültürünü ekolojikleştirmenin yollarını bulmaya çalışan” bir yaklaşımdan söz ediyor. Doğanın yıkımını kenarda bırakmadan, krizleri hesaba katarak bunları yaratan üretim biçimlerini aşmayı ileri sürmek doğrudur. Sonuç olarak sosyalizm, üretim tarzını değiştirme ama doğayla uyumlu ve sömürüyü ortadan kaldıran bir üretim tarzı yaratma işidir.

Toplumun ihtiyaçlarını değil kârı yükseltmeyi hedefleyen üretim biçimleri kriz yaratıyor. Biz bunun ötesine geçmek istiyoruz. Toplumun ihtiyaçlarını dikkate alan bir üretim biçimi, kamu aracılığıyla ürün ve hizmet üretmeyi hedefleyebilir. Ancak biz buna bir yerinden başlayamıyoruz. Çünkü toplum bizim bu konudaki deklaratif ve ikna edici olmayan sözlerimize pek kulak asmıyor.

Öcalan’ın kaleme aldığı Manifesto, komünün aynı zamanda bir belediye konumlanışı anlamına geldiğini söylüyor. Bir belediye, sahip olduğu kamusal mülkiyetten ve kamusal imkanlardan yola çıkarak kamusal ürün ve hizmetler üretmeye başlayabilir. Kaynakları, kâr elde etmek için değil toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanabilir. Bu tam anlamıyla “yarını bugünden kurmayı” sağlamış olamaz ama gelecek toplumun eğilimlerini ve iz düşümünü ortaya koyar.

Son soru olarak EHP için Marks’ın ekonomi politiği bugün hâlâ dokunulmaz bir referans mı, yoksa yeniden tartışmaya açılması gereken bir çerçeve mi?

Mahir Çayan Marksizm için “Hareketin hareket halindeki doktrini” der. O nedenle Marksizm her türlü tartışmaya kendi yöntemi gereği açıktır. İnsan ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağına ilişkin bütün fikirler Marksizmin tartışma alanına girer. Genelde bu alanda, bir çıkış bulabilme çabasına yeterince ilgi yok. Marksizm üretim ilişkilerini tartışır. Ona göre halihazırdaki üretim ilişkilerinin mantıksal ve maddeci sonucu dönemsel büyük krizlerin oluşmasıdır. Klasik iktisat teorisinin, krizin ortaya çıkmasına dair doğru dürüst bir paradigması yoktur. Bu yanlışlıkla oluyormuş gibi düşünür. Marksizm ise bunu kâr oranlarındaki düşme eğilimi olarak ele alır. Kapitalizmin mantıksal ve maddeci sonucu budur. Bunun yerli yerinde durduğunu düşünüyoruz EHP olarak.

Sosyalizm; etki alanını genişlettiği her yerde, daha ileri bir aşamaya sıçrayabilmek üzere bir geçiş dönemi mutlaka yaşıyor. Komün deneyimleri bu döneme hazırlık ve bu dönemin direnç odakları olarak görülebilir. Tarih göstermiştir bu geçiş dönemleri çok uzun sürüyor. Böyle bir geçiş dönemine hazırlanmak ve böyle bir geçiş döneminde direnmek gerekiyor. Komünler bu anlamıyla hem şimdiki koşullarda hem geçiş döneminde hem de sonrasında çok yararlı olabilir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.