Zindan edebiyatı oluşturamadık

Kültür/Sanat Haberleri —

Zerrin Yılmaz

Zerrin Yılmaz

  • Zindandan çıkan eserlerin estetik açıdan zayıf olduğunu düşünüyorum. Fazlasıyla başka ekollerin etkisi altında. “Zindan edebiyatı” tanımına mesafeli duruyorum. Aslında “zindan edebiyatı” oluşturamamış olmamızın eleştirisini yapmayı daha yerinde buluyorum. Ben “Wêjeya Şoreşê/Devrim Edebiyatı” akımını benimsiyorum.
  • Ana dilinde yazmanın öneminin çelişki yarattığını düşünmüyorum. Kuşkusuz inkar edilmiş halkların bir yazım külliyatı olmadığından okumalar daha çok resmi dille olmuş ve bu ana dilde yazmayı zayıflatmıştır. Ancak bu bir vazgeçmenin değil, çabanın sebebi olmalıdır.

 

ZERYA DELÎL

Tutsak yazarlar arasında uzun süredir devam eden “zindan edebiyatı” tartışmaları, yalnızca bir tanım meselesi olmanın ötesine geçerek devrimci Kürt edebiyatının yönü, dili ve estetik anlayışı üzerine derin bir sorgulamaya dönüşüyor. Bu tartışmalarda, mevcut kavramlara yönelik itirazlar öne çıkarken, “Wêjeya Şoreşê” gibi yeni bir edebi akım ihtiyacı da giderek daha güçlü biçimde dile getiriliyor. Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nden tutsak yazar Zerrin Yılmaz, Kürt edebiyatındaki temel sorunun içerikten ziyade dil, estetik ve bilinç olduğunu vurgularken; özentili, taklitçi anlatımların Kürt edebiyatının gelişimini zayıflatan en önemli kusurlardan biri olduğuna dikkat çekiyor.

 

“Zindan edebiyatı” tanımını reddeden bir yerde duruyorsunuz. Bu itirazınızı nasıl temellendiriyorsunuz?

“Zindan edebiyatı” tanımının kaynağı nedir, doğrusu bilmiyorum; ancak böyle bir edebi gerçekliğin var olduğunu düşünmüyorum. Bu tanım neye dayanıyor? Zindanı edebiyatın konusu yapmak mı yoksa tutsakların edebi eserler üretmesi mi? Her iki dayanağın da tam anlamıyla bir karşılığı olduğunu söyleyemem. Aslında zindan, kendi başına güçlü bir edebiyat konusu olabilecek bir gerçekliktir. Kapalı alan, tecrit, insan sosyolojisi ve psikolojisi; insan olgusunun mekan ve zamanla birlikte neye evrildiğini anlatmak açısından son derece özgün bir edebi tarz olabilirdi. Örneğin “Esaretin Bedeli”, “Yeşil Yol”, “Kelebek” gibi filmler; “Duvar” ve kısmen “Yol”; Ahmed Arif’in, Nazım Hikmet’in şiirleri, Ahmet Kaya’nın şarkıları… Eğer bu tür eserler üzerinden değerlendirebilseydik çok güçlü bir edebiyat-sanat ekolü oluşurdu. Yahudilerin toplama kamplarına dair anlatıları buna örnek gösterilebilir. Bizim böyle bir külliyatımız yok. Bu nedenle “zindan edebiyatı” tanımına mesafeli duruyorum. Aslında “zindan edebiyatı” oluşturamamış olmamızın eleştirisini yapmayı daha yerinde buluyorum.

Öte yandan “zindan edebiyatı” tanımı, edebiyatı sınırlandırmayı içeriyor ki bu da edebiyatın doğasını dışlar. Edebiyat, turnalar misali mevsimden mevsime yer değiştirir; hem yereldir hem evrensel, her mekanın ve her zamanın kuşudur. Ancak, mekanın ve zamanın insan bilinci üzerindeki etkisini de yok sayamayız. Yazarın, kendi mekanından, mekanın etkisinden bağımsız düşündüğünü ya da yarattığını söyleyemeyiz. Dışarıdaki insanın insanı, yaşamı, toplumu kavrama düzeyi ve boyutuyla zindandakinin aynı değildir. Dolayısıyla “zindan edebiyatı” tanımının ne tam karşısındayım ne de onun sınırları içindeyim. 

 

Edebiyatın mekanla sınırlanamayacağını belirtiyorsunuz. Peki sizin savunduğunuz edebiyatın sınırları nereye kadar uzanıyor? Temel kriterleri neler?

Evet, mekansal etkilerle birlikte mekansal sınırları yoktur edebiyatın. Ben “Wêjeya Şoreşê/Devrim Edebiyatı” akımını benimsiyorum. Bu akım özgünlüğünü gündemine aldığı konularla değil, o konulara yaklaşım biçimiyle, yazarın bilinciyle ortaya koyar. Bu edebiyat için, konu ve sınır yoktur. Onu belirleyen, yazarın bilinci, etiği ve estetiğidir; alternatif bir yaratımdır. Buradaki “alternatif” karşıtlık anlamı taşımaz, yeni bir yaratımı ifade eder. İçeriklerinden bağımsız olarak, daha çok sosyolojik açıdan Wêjeya Şoreşê’nin arayışını, yaratılış öyküsüne ya da mite yakın görüyorum. Anlamlandırma biçimi ise hakikat arayışındadır.

 

Wêjeya Şoreşê direniş edebiyatının bir parçası mı? Dünya devrimleriyle birlikte ortaya çıkan Fransız ve Rus devrim edebiyatlarıyla karşılaştırıldığında nerede duruyor?

Direniş edebiyatı, direnenler açısından değerini her zaman korur; ancak konuları sınırlıdır, direniş odaklıdır ve zamansaldır. Direnişin anlamını, gerçekliğini ve direnişçinin karakterini kendi dönemi içinde anlatır. Bu anlamda değeri ve yeri her zaman olacaktır. Wêjeya Şoreşê’nin ise zamansal sınırları yoktur; direnişi de kapsar. Bu yaklaşım, devrim ve direniş deneyimlerini konu alan Fransız ve Rus edebiyatının da sınırlarının ötesine geçer. Bu edebiyatların esas özelliği natüralizm ve propagandadır; şimdiye kadar bizim yaptığımız da buydu. Wêjeya Şoreşê’nin özgünlüğü ise benzerliklerinden daha fazla. Bir yönüyle her ekolle benzerken bir yönüyle hiçbirine yakın değildir. Her kuramın dayandığı bir hakikat olsa da kuramlar eksiktir; kendi karşıtını kendi eksikliğinden yaratır. Örneğin natüralistler ile sembolistler tıpkı materyalistler ve idealistler gibi ayrıyken eksik, birlikteyken hakikati ifade ederler. Biz de bu kuramları hem haklı hem eksik ve dolayısıyla yanlış görürüz. Natüralizm, gerçeğin görünen doğasını anlatır; sembolistler natürel olanı sembollerle anlatır. Wêjeya Şoreşê ise daha senkronize bir bakış, bir yorumdur. Esasen temel bir çelişki ve konuyu gündemine alır: Tarihsel toplum ve kapitalist düzen. Bununla, toplumsal hakikat ile yönlendirilmiş kitleyi değerlendirir. Örneğin cinsiyetçiliği, dinciliği, pozitivizmi, sınıfçılığı, ekolojik felaketi eleştirel bir bakışla gündemine alırken alternatifini de anlatım konusu yapar. Özcesi, Wêjeya Şoreşê, devrimi bir yönetim düzeninin değişiminden öte, tarihsel toplumun anlamına kavuşması olarak görüyor. Bu yönüyle “hakikat felsefesinin edebiyatıdır” diyebiliriz.

 

Wêjeya Şoreşê’nin edebiyat yaklaşımı üzerinden hem zindanlarda hem de dışarıda üretilen metinleri, genel olarak Kürt edebiyatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Zindanlar dışında da Kürt edebiyatı, kimi eserlerle niteliğini oluşturmaya ve rengini belli etmeye başladı. Yakın zamanda okuduğum bazı eserler Kürt edebiyatı açısından bende heyecan yarattı. Ancak Wêjeya Şoreşê’nin özelliklerini ve edebiyatın doğasını düşündüğümde, özellikle zindandan çıkan eserlerin estetik açıdan zayıf olduğunu düşünüyorum. Oysa estetik, edebiyatın temel özelliklerinden biridir. Eserler anı ve romandan oluştuğundan ve anlatım-dil üzerine yoğunlaşma zayıf kaldığından daha çok olayları okumuş oluyoruz. Sorun anı, öykü ya da şiir yazılması değil, derin ve estetik bir düşüncenin, anlatımın zenginliği ve dilin özgünlüğüdür. Bunlar olmadan bir esere edebiyat diyemeyiz. Anı yazılabilir ancak anıda karakter ve dil yoksa o sadece bir olaydır. Anlatılan kişinin geçmişiyle, mekanıyla ve çevresiyle bağı yok. Kişi, herhangi bir kişi, herhangi bir isim olabilir. Yalnızca olay örgüsüne bağlı olarak, temsil ettiği ideolojik kimlikten dolayı orada, eylem halinde. Dil ise sürekli kayıyor; bazen propaganda, bazen postmodern, popülist ya da geleneksel bir savunuya dönüşüyor. Cinsiyetçilik, sınıfsallık, kültürizm ya da popülizm öne çıkıyor. Sonuçta hem Wêjeya Şoreşê’nin temel özelliklerini yansıtmakta hem de edebiyatın tekniğini, dilini ve estetiğini kurmakta oldukça yetersiz. Bir yetersizlik ortaya çıkıyor. En büyük kusuru ise özentili olmasıdır. Fazlasıyla başka ekollerin etkisi altındadır ve haliyle çok yapay kalıyor.

 

İyi edebiyatı tanımlayan üç temel özellik ne olurdu? Dil, anlatım, kurgu, ritim ya da olaydan hangileri belirleyici?

Benim için üç temel özellik; anlatım, dil ve karakter. Gramer önemlidir ancak kusursuz olmayabilir. Kurgu ve olay da önemlidir ama kusurlu olabilir. Ancak anlatım, dil ve karakter zayıfsa, diğer unsurlar ne kadar güçlü olursa olsun edebi bir esere dönüşmez. Örneğin yıldızlar, ay ve gökyüzü üzerine sayısız şiir yazılmıştır. Ama bir şairin şu anlatımı tekrarlanamaz: “Ben ışık sandım / Ay koca bir taş çıktı.”
Konu bazen aynı olur ama anlatım ve dil eseri tekraren okutur. Güzel şiirler böyle değil mi? Tekraren okunmasında dilin sırrı yok mudur? Ya da bir romanı insan neden yeniden okumak ister? Çünkü anlatımın hazzı okutur. Ya da karakterler hayatımıza öyle bir girer ki kitap bitince olay unutulsa bile anlar kalır. Eser, bunlarla oluşur ve bunlar yoksa eser de yoktur.

 

Wêjeya Şoreşê’yi ulusal edebiyat zemininde düşünecek olursak, dil sorunlarına yaklaşımı nedir?

Wêjeya Şoreşê sadece ulusal değil, aynı zamanda cinsiyet özgürlükçü, ekolojik ve sınıfsız bir zemine dayanır. Dolayısıyla bu, yeni dil ve dillerin yaşaması demektir. Kuşkusuz dil edebiyatın özgünlüğüdür. Başka bir dil ile de anlatmak mümkün ama kendini değil. Belki de bu nedenle bizim yazdıklarımızdan çeviri tadı geliyor. Çeviri kötü değildir ancak başkalaştırır. Yakın zamanda dilin özgünlüğü bir yapay zeka testinde mizah konusu olmuş: Katılımcılara yapay zekaya istediklerini sorabilecekleri söylenmiş. Binlerce insan yapay zekaya istediği soruyu sormuş ve yapay zeka da tümünü cevaplamış. Yapay zekanın üstün niteliğini test eden bu deney, birinin kendi diliyle bir soru sorması testin başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep olmuş. Soru da şöyle: “Ne var ne yok?”

Bütün klasik yapıtlar ve şaheserler dil orijinlidir. Anlatımı zenginleştiren, ona derinlik kazandıran, ritmik ve ahenkli kılan dildir. Sanırım sanat ve edebiyat resmi ve dolayısıyla “üst” dillerin baskısı altındadır. Bu nedenle yazarlar okur kaybetme kaygısıyla, inkar edilmiş ulusların diliyle yazmaktan çekinirken eserlerini güçsüzleştirmeyi, değerinden etmeyi göze alıyor. Yoksa ben ana dilinde yazmanın öneminin çelişki yarattığını düşünmüyorum. Kuşkusuz inkar edilmiş halkların bir yazım külliyatı olmadığından okumalar daha çok resmi dille olmuş ve bu ana dilde yazmayı zayıflatmıştır. Ancak bu bir vazgeçmenin değil, çabanın sebebi olmalıdır.

 

Son olarak, E. M. Forster “Roman Sanatı” adlı çalışmasında “Dilin doğasında öfkenin yalınlığına yabancı düşen bir şey var” diyor. Direnişi öfkesiz düşünmek mümkün değilken, dilin doğası ile direnişin doğası nasıl uyumlu kılınabilir?

Forster’in bu söylemi bizi şöyle bir soruya yönlendiriyor: Dil duygusuz mudur? Çünkü öfke yoksa sevgi de olmamalı. “Roman Sanatı”nı okumadım ancak Forster’ın söylemek istediği, yazarın mesafeli duruşu mudur? Yazar öfkeyle ya da başka bir duyguyla yazmaz ancak anlatıma içkin duygular vardır. Başka bir ifadeyle, anlatım duyguları yaratır. Ancak ben dilin de duygusu olduğuna inanıyorum. Şiir başlı başına dilin duygusudur. Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’inde dil, duyguların akışı gibidir. Shakespeare’in sanatında öfke ve aşk duyguları baskındır. Yaşar Kemal’in eserleri de öyle, duygular vardır. Forster’in tespiti tarafsız olma arayışıdır ancak yazar, tarafsız olmamakla birlikte konu ve karakterlerin doğasını güçlü anlatma arayışında olduğundan dil, duygulara hakim olmaya çalışır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.