Artık ölüm baskın hale geliyor

Dosya Haberleri —

Franco “Bifo” Berardi

Franco “Bifo” Berardi

  • Devletin doğasını değiştirmenin mümkün olduğuna hiçbir zaman inanmadım; devlet, özgürleşme süreçleriyle bağdaşmayan indirgemeci bir makinedir. Rojava ve Chiapas’taki EZLN deneyimiyle birlikte yok ediciliğin okyanusunda dayanışma adacıkları yaratma çabası olduğunu düşünüyorum.
  • Yüzyılımızın artık sağ–sol karşıtlığıyla, kapitalist hegemonya ile işçi hegemonyası arasındaki karşıtlıkla tanımlanmadığını düşünüyorum. Bu yüzyıl, yaşam ile ölüm arasındaki karşıtlıkla tanımlanıyor. Ve ölüm baskın geliyor.
  • Özgürlük kavramı, modern burjuva kültürünün en kurnaz kavramsal tuzağıdır. Hedeflerimize ulaşacak, arzularımızı gerçekleştirecek toplumsal güce, sahip değilsek özgürlüğün hiçbir anlamı yoktur. Özerklik ve güç olmadan özgürlük hiçbir şey ifade etmez. Ben özerklikten söz etmeyi tercih ediyorum…

İSMET KAYHAN

Franco “Bifo” Berardi, şimdilerde siyasal düşünce geleneği içinden konuşmayı reddeden ender entelektüellerden biri. 1970’lerde İtalya’daki Otonomcu Hareketin ön saflarında yer almış, Bologna 1977 isyanlarının ve korsan yayın yapan Radio Alice’in simge isimlerinden olmuştu. Medya, emek, teknoloji ve zihinsel yaşam üzerine yazdıklarıyla kapitalizmin yalnızca ekonomik değil, psikolojik ve nörolojik boyutlarını da sorgulayan bir düşünce hattı kurdu.

Bugün 76 yaşında olan Berardi bu söyleşiye, “Önce bir itirafta bulunmalıyım” diye giriş yaptı. ve devam etti: “Son bir yıl içinde kendimi artık bir siyasal düşünür olarak görmediğime karar verdim. Siyasal düşünürlerin ciddiye alınması gerekir; ben ise bunu hak etmiyorum.”

Siyasal düşünürlüğün geleceğe dair tutarlı bir imkan ufku varsaydığını savunan Bifo’ya göre artık bu ufuk kapanmış durumda. Bifo, solun, işçi hareketinin ve 20. yüzyıl devrimci tahayyülünün yenilgisini yalnızca siyasal bir başarısızlık olarak değil, aynı zamanda kolektif hayal gücünün çöküşü olarak okuyor.

Bunlar yine de eylemden vazgeçtiği anlamına gelmiyor; kendisini soykırıma, faşizme, savaşa ve sömürüye karşı mücadelenin içinde konumlandırmaya devam ediyor Berardi.

Bu yüzyılı atlatamayacağı öngörüsünü dile getiren düşünür, bazı çevrelerce umutsuz bir eylemsizliği teşvik etmekle eleştirilse de, bu röportajda sırtını kötümserliğe yaslayan bir eylem önerisinde bulunuyor. “İki beyinle düşünmek” olarak formüle ettiği bu eylemi Bifo, hem yok oluşa hem de “ufkun ani ve öngörülemez bir biçimde tersine dönmesine” hazırlık olarak tarif ediyor. Kürt Özgürlük Hareketinin Rojava deneyimi, İtalyan düşünüre göre tam da bu çizgiye oturan bir pratik: Yaşam ve ölümün en keskin karşılaşmasına tanıklık edilen bu tarihsel aralıkta “yaşamanın bir yolu…” Sözü Bifo’ya bırakıyoruz…

Neredeyse dünyanın her köşesinde katliamlar, yıkımlar, baskı ve sömürü yaşanırken sol-sosyalist hareket ve savaş karşıtları neden geri çekildi?

Bence bilişsel uyumsuzluk yaşıyoruz.

Bilişsel uyumsuzluk, bugünü yorumlamak için kullandığımız kategorilerin geçmişte oluşmuş olması ve artık deneyimimizin parçası olmayan eski bir olaylar düzeninden kaynaklanmasıdır. Bu durumda etrafımızda bugün olan bitenler çılgınca ve anlaşılmaz bir kabus gibi görünüyor. Gerçek olaylar bizim için çözülemez hale geliyor; çünkü zihnimizdeki yorum ufku, artık kalmamıştır. 

Zamanımızın -21. yüzyılın üçüncü on yılının- ufku, 20. yüzyılda içselleştirdiğimiz, kapitalizmin nihai krizini ve sosyalist bir perspektifin doğuşunu bekleyebildiğimiz ufuk değildir. Sen ve ben, 20. yüzyıl işçi hareketinin zihinsel ortamında şekillendik fakat işçi hareketi yenilgiye uğradı ve o ufuk ortadan kalktı; sosyalist dönüşümün öznel koşulları dağıldı ve kapitalizm, modelini teknolojik biçime içselleştirerek kendi krizini aştı. Yeni yüzyılın hareketleri -kapitalist küreselleşmeye karşı sosyal forumlar, Arap demokratik devrimleri, Occupy hareketi, barış hareketi- geniş kitleleri harekete geçirdi ancak hep yenildiler, çünkü 20. yüzyıldaki işçi hareketinin sahip olduğu maddi güce [kapitalist üretimi durdurma gücüne, ç.n.] sahip değillerdi. Sosyalist umut, empati ve dayanışma, toplumsal öznelliğin imkan alanına ait iken, işçiler kapitalist değer üretimi sürecini bloke edebilecek güce sahip iken gerçekçiydi. Bu güç artık yok; çünkü emek güvencesizleştirildi ve büyük göç, emek alanına bölünmeler sokarak enternasyonalizmin yerine milliyetçiliğin hakim olmasına yol açtı.

Bu nedenle yüzyılımızın artık sağ–sol karşıtlığıyla, kapitalist hegemonya ile işçi hegemonyası arasındaki karşıtlıkla tanımlanmadığını düşünüyorum. Bu yüzyıl, yaşam ile ölüm arasındaki karşıtlıkla tanımlanıyor. Ve ölüm baskın geliyor. 

Ölüm şimdiden baskın. İklim değişikliği, dünya çapında soykırım, silahlanma yarışı, yapay zeka ve doğal bunama… Bunlar insanlığın karşı koymakta aciz göründüğü eğilimler. Distopik tahayyülümde, 21. yüzyılın sonunda insanlar artık var olmayacak; yerlerini otomatlar alacak. Bu ikame süreci şimdiden başlamış durumda.

Elbette bunları söylerken ciddiye alınmayı talep etmiyorum. Beni Philip Dick, William Gibson ve Liu Cixin gibi, vizyonları ve kehanetleri şizofrenik paranoyanın belirtisi olan bilimkurgu hayalperestlerini okuduğunuz gibi okumanızı tercih ederim. Çoğu zaman şizofrenik paranoya, geleceği hissetmenin, koklamanın, sezmenin en iyi yoludur. 

foto:Wikipedia

Tarihsel olarak sol kendini sıklıkla antiamerikancılık üzerinden tanımladı. Yıllar önce Negri, solun asıl görevinin sermayeye karşı örgütlenmek olduğunu savunmuştu. Antikapitalist enternasyonalizm hala mümkün mü?

Antikapitalist enternasyonalizm, nihai çöküşün eşiğindeki insanlığı kurtarmanın tek olanağı olurdu ama onun yeniden canlanmasının koşullarını görmüyorum. Negri tamamen resmin dışında kaldı ve yeni yüzyılın hiper-sömürgeci kapitalizminin gerçek doğasını anlamadı. En meşhur kitabı İmparatorluk’ta, Clinton döneminin sahte ışıltıları ve internetin yalan vaatleriyle gözleri kamaştı. İmparatorluğu Augustus’unki gibi, barış ve refah çağıymış gibi anlatır. Negri’nin İmparatorluk’ta öngördüklerinin hiçbiri bugün doğru değil. Bugünün imparatoru Augustus değil. Zamanımızın imparatoru çift başlıdır ve Caligula (Trump) ile Nero’yu (Putin) andırıyor. 

Günümüzde faşizmi ve faşist eğilimleri nasıl görüyorsunuz? Toplumsal tabanında ve kitlesel mobilizasyon gücünde ne gibi değişimler gözlemliyorsunuz?

20. yüzyıl faşizmi, genç bir uygarlığın, genç bir nüfusun, genişleyen bir kapitalizmin ve fetihçi bir sömürgeciliğin coşkulu tezahürüydü. 21. yüzyıl faşizmi bunun tersidir: Gerileyen bir uygarlığın, yaşlanan bir nüfusun depresyonuna çaredir. 

Bu yüzyılda kapitalizm, çevresel felaketler yaratmadan genişleyemez; beyaz ırk artık coşkuyla yüzünü geleceğe dönmüş değil, göçmen “istilasından” korkuyor. Bugün ırkçılık, gençlik enerjisinden çok yaşlılığa özgü korkuya dayanıyor. Yaşlıların ırkçılığı da olabildiğince zalim ve bunakça.

Sağ partilere oy verenlerin yalnızca yaşlılar olduğunu söylemiyorum; Javier Milei’ye, Donald Trump’a ve Giorgia Meloni’ye oy veren pek çok genç olduğunu iyi biliyorum; ama bunların zihinleri yaşlı; psikolojik olarak tükenmiş, depresif ve yalnızlar. Depresyonlarının tek ilacı saldırganlık, zulüm ve savaş.

Türkiye ve İran, birçok bakımdan Batı ülkelerinden farklı ancak psikolojik tükenmişlik ve gençlik depresyonu açısından fark küçük ya da yok. Çünkü küresel ağ [internet] bağlantılı teknolojiler ile biçimlenmiş son kuşağın toplumsal bilinçdışı homojenleştirilmiş durumda. 

foto:Wikipedia

Bir süredir söyledikleriniz hep korkunç bir zamana işaret ediyor. Bugünü korkunç kılan tam olarak nedir?

En korkutucu olgu, eleştirel zihnin devre dışı bırakılmasına yönelik süregiden süreçtir. Oxford sözlüğüne göre 2024’ün en çok kullanılan kelimesi “brain-rot” (beyin çürümesi). Kelimeleri annesinin sesinden çok bir makineden öğrenmiş bir kuşak, beynin çürüme sürecinin yarı bilincindedir ama bu sürece karşı koyacak bir şey yapamazlar. 

Peki insan beyninin çürümesinin bu duruma etkisi nedir? 

İklim değişikliği, nükleer savaş, ırkçı saldırganlık elbette korkutucu ancak insan beyni sağlıklı olsaydı, bu dışsal çevresel bozulmalar kontrol altına alınıp nihayetinde çözülebilirdi. Ne var ki bu çözümü sağlayacak insan beyni de sağlıklı değil. Nöro-uyaranların hızlanan temposuna maruz kalan insan beyni, gerçeklikle halüsinasyonu, dostla düşmanı ayırt etmekte giderek zorlanıyor; kendisiyle barış içinde yaşamayı giderek daha az başarabiliyor. Bu yüzden bu gidişata mahkumuz; bu yüzden insanlık, bu yüzyılı atlatamayacak. 

Zorunlu askerlik /foto:AFP

Avrupa'da askerlik zorunlu hale geliyor, toplumlar savaş hazırlığına alıştırılıyor. Nasıl bir savaş ile karşı karşıyayız?

Avrupa sahnesinde, önümüzdeki yıllar için en muhtemel ihtimal savaştır. Ukrayna Savaşı, esasen Avrupa Birliği’ne, özellikle Almanya’ya –Almanya ile Rusya arasındaki ekonomik-enerjik bağlara– karşı yürütülen bir Amerikan savaşı olmuştur. Avrupa, Biden yönetimi tarafından Ukrayna savaşına çekilmiştir. ABD, Ukrayna’yı savaşa zorlamış, Putin’i Ukrayna’ya saldırmaya ikna edecek noktaya kadar Rusya’yı provoke etmiştir. Ardından ABD başkan değiştirmiştir ve yeni başkan [Trump] bir faşisttir; Rus faşizminin de yakın müttefikidir. Böylece ABD, Ukrayna’yı ve Avrupa’yı önce savaşa sürüklemiş, sonra da terk etmiştir.

Şimdi Avrupa ekonomisi derin bir bataklıkta ve toparlanmanın tek yolunu askeri yatırımlara yönelmekte görüyor. Askeri yatırımların ekonomiyi iyileştirip iyileştirmeyeceğini bilmiyorum. Bildiğim şey şu; Avrupa, Rusya’nın kendisine saldıracağına dair bir kehanetle savaşa hazırlanıyor ama bu, kendini gerçekleştiren bir kehanet.

Avrupa Birliği’ndeki bu militarist eğilimin özellikle akıl dışı olan yönü şu: Hükümetler Rusya’ya karşı savaşa hazırlanırken, insanlar giderek Putin yanlısı sağa oy veriyor. İtalya, Macaristan, Slovakya ve Çekya’da hükümetler az ya da çok Putin yanlısı. Anketlere göre Fransa, Almanya, Büyük Britanya ve İspanya’da da seçim olsa Putin yanlısı sağ kazanır. 

Avrupa Birliği, oligarşik-plütokratik rejime karşı liberal demokrasinin (ki her ikisi de hiper-sömürgeci geç kapitalizmin iki farklı biçimi) son kalesidir. Ancak liberal demokrasi savunmadadır; plütokratik oligarşi ilerlemekte ve yeni alanlar işgal etmektedir.

Trump-Putinci oligarşik-plütokratik rejim, görünüşte oyunu kazanıyor. Bu, dünyanın istikrarlı bir plütokratik-oligarşik diktatörlüğe gittiği ve oyunun biteceği anlamına gelmiyor. Bana göre muhtemel sonuç, oyunun kendisinin nihai çözülüşüdür. 

Dünya düzeninin temel eğilimi “çözülüş”. Diyebilirim ki, bir “çözülüş düzeni” içinde yaşıyoruz. 

Abdullah Öcalan 2025'te silahlı mücadelenin misyonunu tamamladığını söyledi. Bu geleneksel devrimci şiddetten vazgeçişi nasıl yorumluyorsunuz?

PKK’nin, özelde de Abdullah Öcalan’ın son kararını takdir ediyorum. Öcalan’a büyük saygı duyuyorum ve neyi, neden yaptığını analiz etmeye ya da yorumlamaya kalkışmam. Bence önerdiği şey derinlemesine düşünülmüş ve doğru bir şey. Öcalan’ın yirminci yüzyıl komünizminin ufkunun sönümlendiğini kavradığını düşünüyorum.

Öte yandan komünizm, insan uygarlığının nihai çöküşünü önlemenin tek yoluydu; insan türünün yok oluşunu önlemenin tek yoluydu. Komünizmin sönümlenmesi, insan türünün hayatta kalma şansının artık geride kaldığı anlamına geliyor. Bu durumda, artık geleceği düzeltmenin imkansızlığı söz konusuysa, ne yapılabilir? Yapabileceğimiz tek şey geleceği terk etmek, geleceğin kendisinden vazgeçmektir. 

Rojava/foto:AFP

Rojava, geleneksel ulus-devlet merkezli sosyalizmden hangi yönleriyle ayrılıyor? 

Öcalan’ın demokratik konfederalizm olarak tanımladığı şey, ortak geleceğin kısa olacak olması ihtimali dahilinde bile, gelecekte insani ve eşitlikçi bir yaşam biçimini tahayyül edebilmenin tek olanağı. İnsanlığın kendi kendini sona erdirme süreci gözlerimizin önünde yaşanırken bile iyi bir yaşam olasılığını düşünmek zorundayız.

Benim kanaatim, insan uygarlığının iklim krizi, savaş ve psikotik saldırganlık (ve düşen doğum oranlarının biçim verdiği demografik eğilim) gibi birleşik eğilimlere dayanamayacağı yönünde. Buna rağmen, şimdi ile nihai tükeniş arasındaki aralıkta yaşamanın bir yolunu bulmalıyız. Rojava metodolojisi bu aralıkta yaşamanın bir yoludur. Ayrıca şunu da hatırlamalıyız: Kaçınılmaz olan çoğu zaman gerçekleşmez çünkü öngörülemez olan baskın çıkar. EZLN gibi Rojava da sosyalizmin dünya tarihinde geri dönmesi gibi öngörülemez bir ihtimale hazırlık yapmanın bir yoludur. 

Yok oluşa hazırlıklı olmalıyız ama aynı zamanda ufkun ani ve öngörülemez bir biçimde tersine dönmesine de hazırlıklı olmalıyız. Ben bu ikili tutuma “iki beyinle düşünmek” diyorum. 

Abdullah Öcalan 2025 mesajlarında Marksizm’i tarihin yalnızca sınıf mücadelesine indirgenemeyeceğini söyleyerek eleştiriyor. Feminist, ekolojik, anti-sömürgeci mücadeleler arasında, onları katı kimlik kategorilerine hapsetmeden nasıl organik bağlar kurabiliriz? 

Mevcut durumun toplumsal ve ekonomik ön koşullarını anlamak istiyorsak hala Marx’a ihtiyacımız var; ancak insanın kendini yok etmesine dair post-Marksist eğilimler söz konusu olduğunda Marksist ortodoksiye uymak zorunda değiliz. Marksizm, iklim çöküşünü, kitlesel psikozu ve demografik gerilemeyi öngörmedi. Bu eğilimler Marx’ın modern ufkuna ait değildi.

Sınıf indirgemeciliği hiçbir zaman yeterli olmadı: Emeğin bileşimi her zaman tabakalı ve içsel olarak farklılaşmıştı. Bugün işçi sınıfının içsel parçalanması, “öznelliğin yeniden bileşimi” sürecini imkansız kılıyor. Bu, neoliberal karşı-devrimin etkisi: İşçiler arasına rekabeti soktu, güvencesizliği dayatarak birliği parçaladı ve yerli işçilerle göçmen işçileri karşı karşıya getirdi. Dolayısıyla bugün kesişimsel öznellik biçimleri ortaya çıkabiliyor ancak işçi sınıfının hegemonyası için gerekli koşulları yaratmakta başarısız oluyoruz. 

Parti-devlet modeli yerine tabandan yukarı konfederal örgütlenme önerisi, Öcalan’ın yaklaşımı, sizin post-sosyalist ufkunuz ile ne ölçüde örtüşüyor?

Devletin doğasını değiştirmenin mümkün olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Devlet, özgürleşme süreçleriyle bağdaşmayan indirgemeci bir makinedir. Hiçbir zaman Leninist olmadım; Toni Negri ile aramdaki temel fark buydu.

Rojava deneyiminin, Chiapas’taki EZLN deneyimiyle birlikte, enternasyonalizmin çözülüşünü aşma girişimi olduğunu ve kalıcı özerklik alanları, çağdaş saldırganlık ve kendini yok ediciliğin okyanusunda dayanışma adacıkları yaratma çabası olduğunu düşünüyorum. 

Daha önce de söylediğim gibi, insan türünün bu yüzyılı atlatacağını sanmıyorum; ancak hayatta kaldığımız sürece kalıcı özerklik biçimlerini tasavvur etmek zorundayız. İkinci olarak, insanlığın hiper-sömürgeci intiharcı demans yüzyılını atlatması gibi düşük ihtimalli bir durumda yayılabilecek yaşam biçimleri yaratmalıyız. 

Breathing adlı kitabınızda kaos ve şiiri, kapitalizmin hızına karşı direniş biçimleri olarak öneriyorsunuz. Günümüzün savaşları ve iklim krizi karşısında şiirsel bir dayanışma hala mümkün mü? 

Kaosun bir direniş biçimi olduğunu söylemezdim; aksine kaosun, direnişin imkansız hale geldiği bir ritim hızlanması olduğunu söylerdim. Dolayısıyla yapabileceğimiz tek şey, kaostan sıyrılmanın bir yolunu ve aynı anda kaosla uyumlanan bir ritmi, şiirsel bir ritmi, bulmaktır. Kaosa savaş açanların kaybedeceğini anlamak önemli; çünkü kaos savaştan beslenir. Bu yüzden kaosla dost olmalıyız. Şiir, kaotik ritimle uyum bulmanın anahtarıdır. 

Peki özgürlüğü nasıl tanımlarsınız? 

İki yüzyıl önce Britanyalı yazar Samuel Johnson şöyle yazmıştı: “Nasıl oluyor da en çok özgürlük diye bağıranlar köle sahipleri oluyor?”

Özgürlük kavramı, modern burjuva kültürünün en kurnaz kavramsal tuzağıdır. Hedeflerimize ulaşacak, arzularımızı gerçekleştirecek, projelerimizi hayata geçirecek güce, toplumsal güce, sahip değilsek özgürlüğün hiçbir anlamı yoktur. Özerklik ve güç olmadan özgürlük hiçbir şey ifade etmez. Ben özerklikten söz etmeyi tercih ediyorum; bu, yapmamız gerekeni yapabilmenin, yaşamak istediğimiz deneyimi yaşayabilmenin somut olanağı demektir. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.