İran’da rejimle kopuş yaşanıyor

Dosya Haberleri —

İran protesto, Londra/foto:AFP

İran protesto, Londra/foto:AFP

  • Görüştüğümüz İranlılar, yaşananların rejimle toplum arasındaki bağın kalıcı biçimde kopuşu olduğunu belirtiyor. Güvenlik nedeniyle gerçek ismini söylemeyen Neda, protestoların doğrudan rejimi hedef aldığını, en sert saldırıların ise Rojhilat’ta yaşandığını vurguluyor.
  • İranlı yazar ve siyasi aktivist Dr. Sepideh Darvishi, rejimin interneti, telefon hatlarını ve diğer iletişim kanallarını bilinçli biçimde kestiğini söylüyor. Darvishi, “Ne olursa olsun İran halkları bu kez başaracak ve İslam Cumhuriyeti’nden ve onun mollalarından kurtulacak” diyor.
  • “Bir yazar olarak yazdığım her satır, bir yönetmen olarak kurduğum her sahne sansürün bıçağından geçiyordu” diyen İranlı sinemacı ve aktivist Ali Yusefi’ye göre rejimin artık hiçbir meşruiyeti kalmadı. Yusefi, rejimin halkın hafızasında kırılmalar yarattığını söylüyor.

ERDOĞAN ALAYUMAT

İran genelinde 28 Aralık 2025’te başlayan protestolar, rejimin yoğun önlemlerine ve sert saldırılarına rağmen devam ediyor. Rejim, eylemlerin yayılmasını engellemek amacıyla telefon hatlarını, internet erişimini ve uydu internet sistemlerini büyük ölçüde devre dışı bıraktı. Bu nedenle ülke içinden sağlıklı ve düzenli bir bilgi akışı sağlanamıyor.

Değişik kaynakların paylaştığı verilere göre, protestolar sırasında yaşamını yitirenlerin sayısının 5 bin ile 30 bin arası olduğuna işaret ediliyor.

İletişim hatları tamamen kesilmeden kısa bir süre önce görüştüğümüz Neda, protestoları “rejimin meşruiyetini hedef alan açık bir kopuş” olarak tanımlarken İran rejiminin sistematik baskıları nedeniyle 2017 yılında Türkiye’ye gelmek zorunda kalan yazar ve aktivist Sepideh Darvishi, yaşananları “geçici bir toplumsal öfke değil, bastırılamayan bir siyasal itiraz” sözleriyle değerlendirdi. İstanbul’da yaşayan İranlı sinemacı ve yazar Ali Yusefi ise İran toplumunun, rejimin sona ermesi, siyasal özgürlüklerin tanınması ve temel hakların güvence altına alınması talebi etrafında birleştiğini ifade etti.

Kadın olmak bir suç!

İran’da iletişim hatları tamamen kapatılmadan kısa bir süre önce, Telegram üzerinden bağlantı kurduğumuz Neda, güvenlik gerekçesiyle kimliğinin açıklanmasını istemiyor ve bu röportajda mahlas isim kullanmayı tercih ediyor.

“Başörtüsü, kıyafet, yürüyüş biçimi, sosyal medya paylaşımları… Kadınlar başlı başına denetlenen bir alana dönüştü” diyen Neda, Jîna (Mahsa) Emînî’nin İran ‘ahlak polisi’ tarafından öldürülmesinin ardından baskıların sistematik ve çok daha sert bir hal aldığını söylüyor. Neda’ya göre rejim, kadınların geri adım atmayacağını gördükçe şiddetin dozunu artırdı ve cezalandırma yöntemlerini yaygınlaştırdı.

Toplumun tüm baskılara ve sert saldırılara rağmen son derece öfkeli ve kararlı olduğunu vurgulayan Neda, protestoların doğrudan rejimin meşruiyetini hedef alan bir noktaya ulaştığını belirtiyor. Bu durumun, rejim açısından kontrol edilmesi çok daha zor bir tablo yarattığını ifade ediyor. Neda’ya göre baskılar yalnızca eylemlere katılanları değil, onlara sessizce destek veren geniş bir toplumsal kesimi de kapsıyor. Bu nedenle protestolar açık eylemlerle sınırlı kalmıyor; iş bırakma, boykot ve sivil itaatsizlik biçimleriyle de sürüyor.

İşkenceyle öldürüyorlar

Neda, protestolar sürecinde çok sayıda kişinin resmi kayda geçirilmeden gözaltına alındığını aktarıyor. Ailelerin günlerce yakınlarından haber alamadığını belirten Neda, bazı vakalarda gözaltına alınan kişilere ancak cenazeleri üzerinden ulaşıldığını söylüyor.

“Bazı cenazelerde ağır işkence izleri vardı” diyen Neda, kimi vakalarda ise cenazelerin yakılmış halde ailelere teslim edildiğini, ancak oluşan yanıkların normal bir yakma işlemine benzemediğini ifade ediyor. Neda’ya göre bazı aileler, cenazeleri teslim alabilmek için sessiz kalmaya zorlanıyor. Ailelerin konuşmaları halinde ise diğer aile üyelerinin de gözaltına alınacağı tehdidiyle karşı karşıya kaldığını belirtiyor.

En sert saldırı Rojhilat’ta

Neda’nın aktardığına göre protestolara yönelik en sert ve en ölümcül saldırılar Rojhilat’ta yaşanıyor. Kürt kentlerinde eylemlerin ilk günden itibaren askeri yöntemlerle bastırılmaya çalışıldığını belirten Neda, İran polisinin halka karşı silah kullandığını, yaygın ve sistematik gözaltıların devreye sokulduğunu ifade ediyor.

Buna rağmen Kürt kentlerinde protestoların sürdüğünü vurgulayan Neda, bölgede direnişin sokak eylemleriyle sınırlı kalmadığını belirtiyor. Genel grevler, kepenk kapatma eylemleri ve kitlesel cenaze törenleri direnişin başlıca biçimleri haline gelmiş durumda. Cenazelerin, rejimin engelleme girişimlerine rağmen on binlerce kişinin katıldığı protesto alanlarına dönüştüğünü söyleyen Neda, Kürtler açısından direnişin, anlık sokak eylemlerinin ötesinde, gündelik hayatı durduran ve süreklilik kazanan bir karşı çıkış biçimi olarak devam ettiğini kaydediyor.

Halkların talebi ortak

Neda, bugün İran’da yaşananların sınırlı talepler ya da reform beklentileriyle açıklanamayacağını vurguluyor. Protestoların, toplum ile rejim arasındaki bağın koptuğunu açık biçimde ortaya koyduğunu söylüyor. “İnsanlar artık bu sistemle yaşamak istemediklerini söylüyor” diyen Neda, kadınların bu kopuşun en görünür ve en kararlı öznesi olduğunu ifade ediyor. Ona göre yaşananlar, geri döndürülemeyecek bir toplumsal kırılma yarattı. Baskılar arttıkça halk direnişinin de biçim değiştirdiğini vurgulayan Neda, “Grevler, cenaze törenleri, boykotlar ve gündelik hayatı aksatan kolektif eylemler devreye giriyor” diyor.

Rejimin halkla bir bağı kalmadı

İran içinde, tüm iletişim kısıtlamalarına rağmen ulaşan sınırlı bilgiler, protestoların rejimin ağır baskısına karşın ülke genelinde sürdüğünü ortaya koyuyor. Peki, Türkiye’de yaşayan İranlılar devam eden protestolara ve rejimin uyguladığı baskı politikalarına nasıl yaklaşıyor? Görüştüğümüz İranlılar, yaşananları anlık ya da geçici tepkiler olarak değil, rejimle toplum arasındaki bağın kalıcı biçimde koptuğunu gösteren tarihsel bir eşik olarak değerlendiriyor. Gazetemize konuşan İranlı yazar ve siyasi aktivist Dr. Sepideh Darvishi, İran’daki protestoları yakından takip ettiğini belirterek rejimin interneti, telefon hatlarını ve diğer iletişim kanallarını bilinçli biçimde kestiğini söylüyor. Darvishi, bu politikanın hem bilgi akışını engellemeyi hem de yaşananları görünmez kılmayı amaçladığını ifade ediyor ve şunları ekliyor: “Ne olursa olsun İran halkları bu kez başaracak ve İslam Cumhuriyeti’nden ve onun mollalarından kurtulacak.”

“İnsanlar sessizlik içinde katlediliyor. Sağlıklı veri alınamıyor, gözaltına alınan on binlerce kişinin nerede olduğu bilinmiyor” diyen Darvishi, buna rağmen protestoların ülke genelinde sürdüğünü ve taleplerin açık biçimde rejimin sona ermesine ve temel hakların tanınmasına odaklandığını vurguluyor.

Katliamlar karşısında batı sessiz

Darvishi, uluslararası kamuoyunun İran’daki gelişmelere yönelik tutumunu da sert biçimde eleştiriyor. İnsan haklarının seçici biçimde savunulamayacağını vurgulayan Darvishi, bazı krizlerde yüksek sesle konuşan aktörlerin İran’daki katliamlar karşısında sessiz kalmasını “utanç verici” olarak nitelendiriyor.

Baskıyla gelen sürgünlük

Dr. Sepideh Darvishi, 2017’de İran’da maruz kaldığı sistematik baskılar nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor. Gözaltılar, uzun süreli sorgular, fiziksel ve psikolojik işkence, cinsel saldırı, çalışma yasağı ve yazma-yayımlama hakkının tamamen engellenmesi, Darvishi’nin İran’dan ayrılmasına giden sürecin temel başlıklarını oluşturuyor. Darvishi, rejimle ilk temasının 17 yaşında hakkında açılan bir dosyayla başladığını belirtiyor. Muhalif bir erkeğin evine yapılan baskında bulunan aşk mektuplarının, hiçbir somut kanıt olmamasına rağmen kendisine ait sayıldığını anlatan Darvishi, yalnızca el yazısı benzerliği gerekçe gösterilerek gözaltına alındığını ifade ediyor. “Sadece yazıyor olmam, bu mektupları benim yazmış olabileceğim iddiasına dayanak yapıldı” diyen Darvishi, mahkeme tarafından 50 kırbaç cezasına çarptırıldığını, cezanın infazı sırasında mektupların kendisine ait olmadığının ortaya çıktığını aktarıyor.

Gözaltılar, işkence ve…

Darvishi’nin anlattıklarına göre, 17 yaşında hakkında açılan ilk dosya hiçbir zaman kapatılmadı. Yıllar sonra Devrim Muhafızları tarafından yürütülen yeni soruşturmalarda, hukuken kapalı olmasına rağmen bu dosya tekrar tekrar gündeme getirildi. İkinci dosya ise 2011 yılında açıldı. Evine yapılan baskında kişisel eşyalarına, notlarına, kitaplarına ve dijital materyallerine el konuldu.

Sorgu sürecinin bir yıl yedi ay sürdüğünü belirten Darvishi, bu süre boyunca ağır fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldığını söylüyor. Yargılama sonucunda Recai Şehr Hapishanesi’nde iki yıl hapis cezasına çarptırıldığını, cezanın daha sonra kefaletle ertelendiğini aktarıyor. Buna rağmen hakkında yurt dışına çıkış yasağı ve çalışma yasağı getirildiğini, şirketinin kapatıldığını ve kitaplarının basımının engellendiğini ifade ediyor.

‘Bana Tanrı’nın düşmanı olduğumu söylediler’

Darvishi, 18 Temmuz 2017’de sivil giyimli Devrim Muhafızları tarafından bir kitapçının önünde gözaltına alınarak gözleri bağlı bilinmeyen bir yere götürüldüğünü, işkence ve cinsel saldırıya maruz kaldığını anlatıyor. Darvishi, kendisine “rejime karşı olanların Kur’an’a göre Tanrı’nın düşmanı sayıldığı”nın söylendiğini aktararak şöyle devam ediyor: “Bana yapacakları her şeyin kendilerine helal olduğunu söylediler. Bu sürecin ardından, hayati tehlikem olduğunu düşündüğümden İran’dan ayrılmak zorunda kaldım.”

Darvishi, Türkiye’ye geldikten sonra hem siyasi faaliyetlerini sürdürdüğünü hem de akademik çalışmalarına devam ettiğini belirtiyor. Ancak İran’la kurduğu bağın tamamen kopmadığını da ekliyor. 2023’te Jîna (Mahsa) Emînî protestoları sırasında yürüttüğü faaliyetler, Türkiye’de yaşayan İranlıların eylemlerini koordine etmesi ve Türk medyasına verdiği röportajlar gerekçe gösterilerek hakkında İran Savcılığı tarafından yeni bir dava açıldığını aktarıyor. Bu davanın halen açık olduğunu vurgulayan Darvishi, İran’a dönmesi halinde “Allah’a karşı savaş (muharebe)” suçlamasıyla yargılanmasının kuvvetle muhtemel olduğunu, bunun ise uzun süreli hapis, ağır işkence ya da idam anlamına geldiğini ifade ediyor.

İtiraz eden herkes düşman ilan ediliyor

Görüştüğümüz İranlı sinemacı ve aktivist Ali Yusefi ise İran’da rejime verilen desteğin giderek azaldığını söylüyor. Yusefi, “Geçmişte iktidarı destekleyen kesimler dahi bugün barışçıl yollarla itirazlarını dile getirmeye çalışıyor. Buna karşın rejim, hem muhaliflere hem de eski destekçilerine kulaklarını kapatmış durumda” diyor.

Yusefi, futbolculardan sinemacılara, öğretmenlerden askerlere kadar toplumun çok geniş kesimlerinden itiraz yükseldiğini belirtiyor. Ancak bu itirazların tamamı rejim tarafından “vandalizm”, “dış güçlerin oyunu” ve “suç” olarak yaftalanıyor.

“İslam Cumhuriyeti bugüne kadar hiçbir zaman geri adım atmadı. Halkını yalnızca vaatlerle ve oyalamalarla susturmaya çalıştı” diyen Yusefi, rejimin ülkeyi yönetme kapasitesini fiilen yitirdiğini vurguluyor.

Rejimin argümanı yalan ve karartma

Ali Yusefi, protestolar karşısında rejimin en temel argümanının yalan ve işlenen suçları karartma olduğunu söylüyor. Rejim güçlerinin sokakta silahlar ile halka saldırırken, dijital alanda ise sahte fotoğraf ve videolarla direnişi çarpıttığını aktaran Yusefi, uluslararası kamuoyuna milyonlarca insanın “az sayıda terörist unsur” olarak sunulduğunu ve bu yolla kitlesel şiddetin meşrulaştırılmaya çalışıldığını ifade ediyor.

Yusefi’ye göre bugün İran’da sokağa çıkan hiç kimse eve sağ salim dönüp dönemeyeceğini bilmiyor. Buna karşın rejimin artık hiçbir meşruiyetinin kalmadığını belirten Yusefi, baskıcı uygulamaların İran halkının hafızasında silinmeyecek kırılmalar yarattığını söylüyor. “Bir hükümet yüz saatten fazla süreyle tüm iletişimi kesiyorsa, ortada inkar edilemeyecek bir gerçek vardır” diyen Yusefi, İslam Cumhuriyeti’nin yaklaşık 50 yıldır İran halkını sistematik biçimde rehin aldığını vurguluyor.

Uluslararası toplumun İran halkının yanında durması gerektiğini ifade eden Yusefi, aksi halde bu şiddet biçiminin başka coğrafyalara da yayılacağı uyarısında bulunuyor. Yusefi’ye göre artık belirsiz olan hiçbir şey yok: “Dünya, İslam Cumhuriyeti’nin nasıl bir rejim olduğunu biliyor. Uluslararası kamuoyunun suskunluğu, yalnızca İran halkını değil, insanlığın ortak değerlerini de hedef alıyor.”

Zorunlu bir kopuş

Ali Yusefi’nin İran’dan ayrılma nedeni ise İslam Cumhuriyeti’nin yaşamın tüm alanlarına yayılan sürekli ve keyfi müdahaleleri. Yusefi’ye göre, hem yazdığı metinlerin hem de çekmeyi planladığı filmlerin ağır denetim ve sansüre tabi tutulması, ülkede üretim yapmayı fiilen imkansız hale getirdi.

“Bir yazar olarak yazdığım her satır, bir yönetmen olarak kurduğum her sahne sansürün bıçağından geçiyordu” diyen Yusefi, bu koşullar altında hayatına devam edebileceği ilk yer olarak Türkiye’yi seçmek zorunda kaldığını ifade ediyor. Herhangi bir siyasi mahkumiyeti olmadığını vurgulayan Yusefi, ülkeyi terk edişini “zorunlu bir kopuş” olarak nitelendiriyor.

Yusefi’nin ailesi halen İran’da yaşıyor. Kendisi de protestolardan önce ülkesine gidip gelmeye devam ediyordu. Ancak her döndüğünde, İran toplumunun içine sürüklendiği krizi daha çıplak biçimde gördüğünü anlatıyor. İran’da artık yaşayamayışının tekil bir olaydan değil, rejimin yarattığı yıkımdan kaynaklandığını belirten Yusefi, halkın son elli yılda ülkenin kaynaklarının, potansiyelinin ve toplumsal enerjisinin nasıl tüketildiğini açık biçimde gördüğünü ifade ediyor. Bu farkındalığın, son yıllarda art arda patlak veren protestoların temel dinamiği olduğunu vurguluyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.