Saldırı sürerse savaş tüm Suriye'ye yayılır
Dosya Haberleri —

Suriye /foto:AFP
Kuzey ve Doğu Suriye'deki son gelişmeleri PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Muslim ile konuştuk
- Başlangıçta Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de yalnızca “arama-tarama” yapılacağı söylenmişti. Ancak 6 Ocak’tan sonra geniş çaplı bir operasyon başlatıldı. Türkiye’nin tankları, topları bölgeye getirilmişti; İHA ve SİHA’lar devreye sokulmuştu. Bütün bunlar daha önceden hazırlanmış ve onayı alınmış bir planın parçasıdır.
- QSD, Fırat’ın batısında bir geri çekilme değil, yeniden konuşlanma kararı aldı. Bu çatışmayı önlemeye dönük bir yeniden konumlanmadır. Eğer bu çatışmalar büyürse, Suriye’nin tamamına yayılır ve ülke bir kan gölüne döner. Biz bunu kesinlikle istemiyoruz. Fırat’ın doğusuna yönelik herhangi bir saldırıya izin vermeyiz ve çok sert bir şekilde karşılık veririz.
ERKAN GÜLBAHÇE
Türkiye'nin desteğiyle Şam Geçici Hükümeti'ne bağlı çete grupları, Kürtlerin yaşadığı Halep’in Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine saldırdı ve tam sayı bilinmemekle birlikte yüzlerce yurttaşı katletti. Buradan güç alan çeteler önceki gün de Dêr Hafir ve Meskene daha sonra da Tebqa, Tişrîn, Mensura, Reqa ve Dêrazor hattına saldırmaya başladı. Ali Cengiz oyunlarıyla ve Türk devletinin de desteğiyle saldırdıkları Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê'deki gibi sonuç alacaklarını sanan çeteler Demokratik Suriye Güçleri'nin (QSD) direnişine çarptı. Söz konusu bölgelerin kontrolünün kendilerinde olduğunu açıklayan QSD, Rojava'da seferberlik ilan etti. Tüm bu sıcak gelişmeleri PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Muslim ile konuştuk.
Geçici Şam Hükümeti ile yürütülen görüşmeler mevcut durumda hangi aşamada?
4 Ocak’tan bu yana herhangi bir doğrudan görüşme gerçekleşmedi. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye dönük saldırıların ardından resmi görüşmeler tamamen durduruldu. Şu anda Şam’la doğrudan bir temas yok. Yalnızca uluslararası koalisyonun öncülüğünde, dolaylı temaslar yürütülüyor. Bu süreçte özellikle uluslararası koalisyon adına Tom Barrack devreye girdi. Çatışmayı durdurmak, en azından tansiyonu düşürmek için Ankara, Şam ve Hesekê arasında mekik diplomasisi yürüttü. Ancak bu girişimler kalıcı bir ateşkes ya da siyasal bir ilerleme sağlamış değil. Bu arada QSD, Fırat’ın batısında bir geri çekilme değil, yeniden konuşlanma kararı aldı. Güçlerin yeniden konuşlandırılması 17 Ocak sabahı saat 07.00 itibarıyla başladı. Buna rağmen saldırılar tamamen durmadı. Zaman zaman top atışları sürüyor. Sahada fiili bir ateşkesten söz etmek mümkün değil. Tişrîn Barajı ve çevresi, Dêr Hafir, Meskenê ve Tebqa hattı hedef alınıyor. Uluslararası koalisyon gözetiminde bir anlaşma olmasına rağmen Türkiye’ye ait İHA ve SİHA’lar bölgede sürekli devriye hâlinde. Hava sahasından hiç çekilmiş değiller.
4 Ocak’ta uluslararası güçlerin gözetiminde yapılan görüşmelerde taraflar arasında büyük ölçüde anlaşma sağlandığı ve bunun kamuoyuna açıklanmasının dahi gündeme geldiği biliniyor. Geçici Şam Hükümeti bu anlaşmayı neden bozdu?
4 Ocak’taki görüşmeler yalnızca askeri başlıklar çerçevesinde yürütülüyordu. Temaslar, geçici Şam Hükümeti’ne bağlı Savunma Bakanlığı ile yapıldı ve görüşmede uluslararası koalisyondan sorumlu bir askeri heyet de yer alıyordu. Süreç olumlu ilerliyordu ve ele alınan başlıkların tamamında uzlaşı sağlanmıştı. Anlaşma sadece imzaya kalmıştı. Tam bu aşamada Geçici Suriye Hükümeti Dışişleri Bakanı Şeybani toplantıya girerek, yanındaki bazı isimleri dışarı çıkardıktan sonra, “Bugün hiçbir şey imzalanmayacak, bu konuda bir açıklama da yapılmayacak. Üç-dört gün sonra yeniden görüşür, anlaşmayı o zaman imzalarız” diyerek toplantıyı sonlandırmış.
İki gün sonra Paris’te İsrail’le bir güvenlik anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla eş zamanlı olarak Eşrefiyê ve Şêxmeqsûd’a dönük saldırılar başlatıldı. Aynı gün ve aynı saatlerde saldırıların başlaması, önceden hazırlanmış bir planın devreye sokulduğunu gösteriyor.
Anlaşılan o ki saldırılar için siyasi ve askeri zemin sağlamlaştırıldı. Paris’teki görüşmelerde Hakan Fidan’ın yanı sıra koalisyon güçlerinden yetkililer de bulunuyordu. Bu nedenle Eşrefiyê ve Şêxmeqsûd saldırılarının, bölgesel ve uluslararası aktörlerin bilgisi ve onayı dahilinde gerçekleştiğini düşünüyoruz. Ancak bu saldırılara izin veren güçler bile, Geçici Şam Hükümeti’nin bu kadar kapsamlı ve vahşi bir saldırı gerçekleştireceğini beklemiyordu. Bu nedenle bir panik hâli de yaşandı. Saldırılar sırasında 42 bin kişi iki mahallenin etrafında toplandı. Bu, bir-iki günde oluşabilecek bir durum değil. Türkiye’nin tankları, topları bölgeye getirilmişti; İHA ve SİHA’lar devreye sokulmuştu. Bütün bunlar daha önceden hazırlanmış ve onayı alınmış bir planın parçasıdır.
Suriye’nin güneyi fiilen İsrail’e bırakılırken, kuzeyin bir bölümünün de Türkiye’ye açıldığı bir tablo ortaya çıktı. Başlangıçta Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de yalnızca “arama-tarama” yapılacağı söylenmişti. Ancak 6 Ocak’tan sonra geniş çaplı bir operasyon başlatıldı. Ardından Halep’ten Dêr Hafir’e yöneldiler. Yaşananlar, dar bir güvenlik operasyonu değil, planlı ve kapsamlı bir saldırı sürecine işaret ediyor.
Bu saldırıların ardından 1 Nisan ve 10 Mart anlaşmalarının ihlal edildiği yönünde güçlü bir tartışma var. Bu iki anlaşma bugün sahada hâlâ geçerli mi?
1 Nisan Anlaşması Eşrefiyê ve Şêxmeqsûd için yapılmıştı. 10 Mart Anlaşması ise bütün Suriye’yi kapsayan bir çerçeve anlaşmadır. Biz bugün itibarıyla 10 Mart Anlaşması’na bağlıyız ve yeniden bu anlaşma temelinde masaya oturulması gerektiğini söylüyoruz. Şam yönetimi de kamuoyuna yaptığı açıklamalarda bu anlaşmanın bitmediğini ifade ediyor. Bu da 10 Mart Anlaşması’nın hâlâ geçerli olduğunu gösteriyor. 1 Nisan Anlaşması’na da bağlıyız. Bu anlaşma çerçevesinde halkımızın mahallelerine geri dönmesini istiyoruz. ABD’nin müdahalesiyle Geçici Şam Hükümeti de 1 Nisan Anlaşması’nın uygulanacağını söyledi. Ancak sahada bunun karşılığını henüz görmüş değiliz. Aksine, anlaşmaya karşı bir ayak direme var ve etnik temizlik yapılıyor. Biz halkımızın evlerine dönmesi ve 1 Nisan Anlaşması’nın eksiksiz uygulanması konusunda ısrarcıyız. Asayiş güçlerinin de yine orada yaşayan halkın içinden seçilmesi gerekiyor. Bizim açımızdan her iki anlaşma da geçerliliğini koruyor.
Dêr Hafir /foto:AFP
Asayiş güçlerinin mahallelerden çekilmesi ve buna paralel olarak QSD’nin Fırat’ın doğusuna geçmesi bir müzakere sürecinin sonucu mu oldu? Ayrıca bu çekilmeye karşılık Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Bölgesi’nin tanınması ya da haklarının garanti altına alınmasına dair bir görüşme yapıldı mı?
Bu süreçte Tom Barrack yoğun bir mekik diplomasisi yürüttü; Ankara, Şam, Hesekê arasında gidip geldi. Bu görüşmeler sonucunda varılan nokta, Fırat’ın batısında bulunan QSD güçlerinin tamamen geri çekilmesi değil, yeniden konuşlandırılması yönünde oldu. Yani bu bir geri çekilme değil, çatışmayı önlemeye dönük bir yeniden konumlanmadır. Tişrîn Barajı’nın tamamını bırakmak gibi bir durum söz konusu değildir. Bu adım, çatışmanın büyümemesi için atılmış bir tedbirdir. Karşımızdaki güç, öldürmekten çekinen bir güç değil. Onlar için kanın dökülmesi, insanların ölmesi çok da önemli değil. Eğer bu çatışmalar büyürse, Suriye’nin tamamına yayılır ve ülke bir kan gölüne döner. Biz bunu kesinlikle istemiyoruz.
Geçici Şam Hükümeti Fırat’ın doğusuna yönelirse tutumunuz ne olur?
Fırat’ın doğusuna yönelik herhangi bir saldırıya izin vermeyiz. Böyle bir girişim olursa çok sert bir şekilde karşılık veririz ve sonuna kadar direniriz. Daha önce de CENTCOM Başkanı, Reqa’nın DAİŞ’in başkenti olduğunu, buraya özel önem verdiklerini ve buranın başka bir gücün kontrolüne geçmesine izin vermeyeceklerini açıklamıştı. Dêrazor ve Reqa’yı sonuna kadar savunuruz. Zaten bölge halkı da bizimle birlikte. Elbette yerel meclislerin ve askeri meclislerin alacağı kararlara saygı duyarız. Ancak zorla kimsenin gelip bu bölgelere girmesine de izin vermeyiz.
El-Şara tarafından açıklanan ve Kürtlere vatandaşlık ile dil hakları tanıdığı söylenen kararnameyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Açık söylemek gerekirse, sanki Erdoğan hükümetinden bir yetkilinin kaleminden çıkmış bir metin gibi duruyor. Bu kararname bizim açımızdan bir anlam ifade etmiyor. Newroz’un resmi tatil ilan edilmesi gibi maddeler zaten yeni değil. Biz Newroz’u daha önce de resmi tatil olarak ilan ettik. Resmi olarak tanınsa da tanınmasa da halk Newroz’u kutluyor. Kürtçe’nin konuşulması ya da özel okullarda seçmeli ders olarak okutulması meselesi de yeni değil. 26 Nisan 2025’te bütün Kürt partilerinin katıldığı bir toplantı yaptık ve 14 maddelik bir uzlaşma metni ortaya çıktı. Eğer El-Şara gerçekten samimiyse ve Kürt sorununu çözmek istiyorsa, bütün Kürt partilerinin oluşturduğu bu komiteyi kabul eder, onlarla görüşür ve bu talepleri hayata geçirir.
O zaman samimiyetine inanırız. Bu komite Kürtlerin tamamını temsil ediyor. Bunun yerine Kürtleri muhatap almadan bir kararname yayımlanıyor. Bu, bize göre tamamen göz boyamaya dönük bir adımdır. Sıkıştıkları ve üzerlerindeki baskıyı hafifletmek istedikleri için böyle bir metin yayımladılar. Açık söylemek isterim ki bu kararname bizim açımızdan hiçbir anlam taşımıyor. Zaten kararnamelerin hiçbir garantisi yok. Yeni bir kararnameyle bu kararname iki dakikada iptal edilir.
Bu tür hakların kararnamelerle değil, anayasa ile güvence altına alınması gerekir. Haklar, adem-i merkeziyetçi bir anayasal sistem içinde kalıcı biçimde güvence altına alınmalıdır. Belki bir iyi niyet göstergesi ya da tepkileri yatıştırma amacı taşıyor olabilir; ancak bu hâliyle kesinlikle yeterli değildir. Nitekim bütün Kürt partilerinin oluşturduğu heyet de bu kararnameyi kabul etmediğini net biçimde ortaya koydu.
Geçici Şam Hükümeti’nin 10 Mart ve 1 Nisan anlaşmalarına yaklaşımı ortadayken, bundan sonra hangi koşullar altında yeniden müzakere masasına oturursunuz? Güvenlik, siyasi statü ve uluslararası garanti açısından sizin için vazgeçilmez şartlar nelerdir?
10 Mart Anlaşması’nın uygulanamamasının ve sürekli ertelenmesinin arkasında Türkiye var. Türkiye başından beri bu anlaşmanın yapılmasına karşı çıktı. Oysa bu anlaşmanın arkasında Amerika, İngiltere ve Fransa vardı. Paris’te bir toplantı yapılacaktı; Türkiye bunu engelledi. Türkiye, 10 Mart Anlaşması’na geri dönülmesini engellemek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Biz bu konuda ısrarcı olacağız. Şimdiye kadar Amerika, İngiltere, Fransa ve koalisyon güçleri görüşmelere gözlemci olarak katılıyorlardı; içeriğe karışmıyor, “biz gözlemciyiz” diyorlardı. Ancak bundan sonra bu devletlerin anlaşmaların fiilî garantörleri olarak masada hazır bulunmalarını şart koşacağız. Bu bizim için olmazsa olmazdır.
Elbette bizim de vazgeçilmezlerimiz var. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Bölgesi’nin resmî statüye kavuşturulması, bütün kurumlarının özgünlükleriyle resmen tanınması bizim kırmızı çizgilerimizdir. Daha önce 10 Mart Anlaşması’ndaki tüm maddeleri bir kenara bırakıp yalnızca QSD’nin askeri statüsünü tartışmaya açtık. Oysa doğru olan, önce tüm maddelerin karara bağlanması, ardından askerî konuların ele alınmasıydı. Biz bunu ilk etapta kabul ederek bir taviz verdik. Ancak bundan sonra her şeyin anayasada yer almasını şart koşacağız. Biz bu talepleri yalnızca kendi bölgemiz için değil, bütün Suriye için istiyoruz. Alevilerin, Dürzilerin, Hristiyanların, tüm etnik ve inanç gruplarının haklarının anayasal güvenceye kavuşması için çabalıyoruz. Vazgeçilmezimiz halkımızın savunmasıdır. Halkımızın kendini savunma hakkı ve kendi kendini yönetme statüsü güvence altına alınmadığı sürece silahlı güçlerimiz yerinde duracaktır. Ancak bu güvence sağlanırsa askeri konular daha sonra tartışılabilir ve çözüme bağlanabilir.















